duyuru

Sayın YÖK başkanı, Sayın YÖK Genel Kurul Üyeleri, Sayın Rektörler

“Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atmış olan öğretim elemanları hakkında YÖK’ün talimatı üzerine bazı üniversite rektörlerinin soruşturma başlattıklarını bilmekteyiz.Bu soruşturmalardan bir kısmı YÖK’na gönderilmiş veYükseköğretim Kurulu Yüksek Disiplin Kurulu, Barış İçin Akademisyenler metnine imza atan farklı üniversitelerden 35 öğretim üyesinin “kamu görevinden çıkarılması”na ilişkin taleplerini 20 Temmuz 2016 tarihinde karara bağlamak üzere toplanacağını açıklamışlardı.Ancak gelen bir haber üzerine hiçbir neden gösterilmeden YÖK tarafından Yüksek disiplin kurulu toplantısının ertelenmiş olduğu bildirilmiştir.Umarız YÖK başkanlığı ve genel kurul üyeleri,  hem idari hem de adli yapılan bu soruşturmaların başından beri hata olduğunu ve hiçbir hukuksal dayanağı olmadığını anlamışlar ve vazgeçmişlerdir. Bu erteleme yazısına rağmen YÖK başkanlığı ,genel kurul üyeleri ve rektörler,konunun sadece soruşturulan öğretim elemanlarını ilgilendiren bir durum  olmadığını,Türkiye üniversiteleri yanında dünya üniversiteleri tarafından da izlendiğini, verilebilecek bir olumsuz kararın üniversitelerimizi olumsuz yönde etkileyeceği,dünya üniversitelerinden tepkiler alınacağı gibi bazı bağlantıların dahi kesilebileceği bilincindedirler. Erteleme sonrası yeniden toplanıp olası olumsuz bir karar verilebileceği kaygısı ile aşağıdaki açıklamamızı tarihi bir görev bilinci ile sizlere iletiyoruz..

Eğer Yüksek disiplin kurulu yeniden toplanacak olursa buradan çıkacak kararı önemsemekteyiz.Bu karar ya üniversiteleri özgürleştirecek ya da tarihin sayfalarına kara bir leke olarak geçecektir.Bu durum sadece üniversitede akademik özgürlük,ifade özgürlüğü sorunu değildir. Türkiye’nin demokrasiye ve insan haklarına verdiği değer olarak da ölçülecektir.

Bugün bu noktaya gelme sürecine bir bakacak olursak

Barış İçin Akademisyenler’in (BAK) “Bu suça ortak olmayacağız!” başlıklı basın açıklaması 11.01.2016 tarihinde İstanbul ve Ankara’da eş zamanlı olarak gerçekleştirmiştir.Basın açıklamasında kamuoyuna duyurduğu imza metni, büyük bir çoğunluğu Türkiye’deki üniversitelerde görev yapmakta olan 1128 akademisyen ve araştırmacı tarafından imzalanmıştır. Basın açıklamasından sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, birçok hükümet yetkilisinin yaptığı açıklamalarda ve Yükseköğretim Kurumu (YÖK) başkanı ve  Genel Kurulu, Üniversiteler Arası Kurul (ÜAK) ve çeşitli üniversite rektörlükleri tarafından yayınlanan bildirilerde imzacı akademisyen ve araştırmacılar “terör destekçisi”, “vatan haini” gibi ithamlarla karşılaşmış, ulusal ve yerel basın organlarının çoğunda açıkça hedef haline getirilmişlerdir. Bu kadar saldırıya rağmen imza sayısı 2228 e ulaşmış ulusal ve uluslararası bir çok akademik çevrelerden,demokratik kitle örgütlerinden ,sendikalardan,Avrupa Parlamentosu sözcülerinden,AB komisyon üyelerinden destek mesajları yanında cumhurbaşkanına,hükümete YÖK’na ve rektörlere yönelik çağrılarda bulunulmuş,bu bildirinin akademik özgürlük ve evrensel ilkeler bazında ifade özgürlüğü olarak değerlendirilmesini ve herhangi bir idari ve adli soruşturmaya gerek duyulmamasını ısrarla belirtmişlerdir.

YÖK Yüksek Disiplin Kurulu’nun  vereceği kararın Türkiye üniversitelerinde akademik özgürlük,ifade özgürlüğü ve üniversite özerkliği açısından önemli olduğu gibi Dünya üniversitelerine de olumlu ya da olumsuz bir mesaj olarak yansıyacak ülke tarihinde yerini alacaktır.Türkiye’de üniversite tarihine ve siyasi hayata kara lekeler olarak geçmiş olayları hatırlatmakta fayda görmekteyiz.

1-Türkiye siyasetinde  dönüm noktası olan önemli bir hak ihlali:

Mazlum Der’in 28.8.1998 de yazdığı “DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ AÇISINDAN R.TAYYİP ERDOĞAN DOSYASI  TÜRKİYE’DE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ SORUNU” başlıklı yazısının bir bölümünde “Türkiye’deki sistemin, insan haklarını korumaya elverişli olmadığı, sürekli insan hakları sorunu ürettiği bilinmektedir. Düşünce özgürlüğü alanında yaşanan ihlaller, Türkiye’nin en önemli insan hakları sorunlarından birini oluşturmaktadır. Çünkü yüzlerce yasa maddesi, insanların düşüncelerini açıklama özgürlüklerini kısıtlamaktadır. Türkiye’de yaşayan insanların, resmi ideoloji çerçevesinde düşünmeleri ve düşüncelerini açıklamaları istenmektedir. Bu çerçeveyle kendini sınırlamayı, insan onuruna ve insan haklarına aykırı bulan aydınlar, bilim adamları(bilim insanı olmalı) , politikacılar ve gazeteciler ise açıkladıkları düşüncelerinden ötürü yargılanmakta ve cezalandırılmaktadırlar. Bundan dolayı Türkiye’deki cezaevlerinde sürekli 100’ü aşkın düşünce mahkumu bulunmaktadır. Ancak açıkladıkları düşüncelerinden ötürü yargılanan insan sayısı artık binlerle ifade edilmektedir. Bu insanlardan birisi de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır.( https://www.youtube.com/watch?v=9DXDvQ7KLqc)

  1. TAYYİP ERDOĞAN’A VERİLEN CEZANIN ANLAMI VE ÖNEMİ

R.Tayyip Erdoğan hakkında verilen karar, sadece düşünce özgürlüğü sorunu olarak görülmemektedir. Çünkü Erdoğan, kapatılan Refah Partisi üyesi idi, şu anda da ülkenin ve parlamentonun en büyük partisi olan Fazilet Partisi’ne üyedir ve bu partinin en güçlü lider adayıdır. Erdoğan hakkında verilen karar, onun ömür boyu siyasetten yasaklanmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla bu kararın, Türkiye’deki siyasal hayatı yeniden düzenlemeyi amaçlayan bürokratik egemen güçlerin baskısıyla alındığı ve Erdoğan’ı, siyasal yaşamın dışına çıkarmayı hedeflediği düşünülmektedir. Böyle bir karar, sadece Erdoğan’ın değil, onun liderliklerini üstlenmesini isteyen onbinlerce kişinin siyasal haklarını da kısıtladığı değerlendirilmektedir” demiştir.

2-Türkiye’nin tek üniversitesi olan İstanbul Darülfünun’u 1933 Mayıs ayında çıkarılan 2252 sayılı yasa ile 31 Temmuz 1933 te kapatılmış ve 1 Ağustos 1933 te İstanbul Üniversitesi adıyla yeniden açılmıştır. Yeni üniversite yasası uyarınca özerklik kaldırılmış, Darülfünun hocaları arasında geniş çaplı bir tasfiye yapılmış, o günkü sisteme karşı duran devletin resmi ideolojisini eleştiren veya sessiz kalan çoğu öğretim elemanı üniversiteden atılmıştır. 151 öğretim elemanından ancak 59 u görevlerinde kalabilmiştir.

3-1946 da üniversiter sistem yeniden değiştirilerek 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu

yürürlüğe girdi. 1946 üniversite yasasının kağıt üzerinde “üniversite özerkliği” ne yöneldiği söylenebilir. Ancak üniversite kadroları her zaman olduğu gibi sistemin savunucularının elindedir. Bu dönemde de her zaman olduğu gibi bazı öğretim elemanının komünizm propagandası yaptığı gerekçesi ile üniversite ile ilişiği kesilmiştir. Bunlar arasında Prof. Dr. P. Naili Boratav, Doç. Dr. Niyazi Berkes ve Doç. Dr. Behice Boran’ ın DTCF’ den ihraç edilmelerini görüyoruz. İhraç  kararının, üniversitelere özerklik veren 1946 yasasının 46. d maddesine dayanılarak verilmesi ve Ankara Üniversitesi Senatosu kararıyla üniversiteden uzaklaştırılmaları bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Hatta üniversite senatörü Prof. Dr. Nüzhet Şakir Dirisu, Prof. Hırsch’ ın “Bu kişiler dinlendi mi?” sorusuna “Buna gerek yok, hepimiz onların komünist olduğunu biliyoruz.” diye yanıt verdiği de tarihin kayıtlarında yer almıştır.

3-1950 deki seçimlerde DP iktidarı gelir ve muhalefetteyken soyunduğu “üniversitelere  özerklik savunuculuğu” ndan büyük bir hızla özerklik düşmanlığına yönelir. 1953 tarihli 6185 sayılı yasa ile “siyasi yayınlarda ve beyanlarda bulunmak” öğretim üyeliği mesleğinden çıkarmayı gerektiren suç sayılacaktır. Bir yıl sonra da Milli Eğitim Bakanı’na öğretim üyelerinin re’sen bakanlık emrine alınması ve görevlerinden uzaklaştırılması yetkisi veren 6435 sayılı yasa çıkartılır. Bu kez üniversite özerkliğini savunma sırası CHP dedir.DP iktidarının özellikle son dönemlerinde,muhalefet ve üniversiteyi hizaya sokma çabalarının yoğunlaşması,üniversite bileşenlerini büyük bir hızla ordu-CHP eksenine doğru yöneltir. 1960 askeri darbesi sonrası üniversitelerde yine kıyımlar  gözlenmiştir. Cunta tarafından oluşturulan Milli Birlik Komitesi tarafından 114 sayılı kanunla 6 farklı üniversiteden 147 öğretim üyesi rejime karşı oldukları gerekçesiyle görevlerinden uzaklaştırılmışlardır.

4-12 Eylül 1980 askeri darbesi üniversiteleri devletin resmi ideolojisini savunan tek tip kurumlar haline getirilmesi ve zapturapt altına alınması için YÖK’ü inşa etmiştir. Bu dönemde de kendilerini vatanını seven! öğretim üyeleri ve yönetici sıfatı ile adlandıran bazı rektör ve dekanların ispiyonları sonrası komünist!,solcu!,irticacı sıfatı ile adlandırdıkları ve askeri sisteme karşı duran öğretim üyelerin listesini cunta idaresine verdiler.B u öğretim elemanlarına hiçbir suçlama yöneltmeden,soruşturmadan sarı zarf içindeki bir resmi yazı ile (1402 sayılı yasa ile) birçok öğretim üyesinin üniversiteler ile ilişiğini kestiler.Böylece Üniversiteleri zapturapt altına aldıklarını düşünmüşlerdi.

5-12 Eylül yasası olan YÖK düzeninin1982-2002 yılları arasında acımasız biçimde uygulanmasına devam edildi. Kemal Gürüz döneminde merkeziyetçi ve otoriter bir yönetim modeli, kendini iyice gösterdi ve giderek baskılar arttı. Kendi düşüncelerinde olmayan öğretim üyeleri ve öğrenciler üzerinde baskı,yıldırma,cezalandırma yöntemleri sindirme politikaları en üst düzeye çıktı.Üniversiteler Kemalist-anti Kemalist,laik-anti laik kavramları ile kutuplaşmağa başladı.Hamaset,yandaşlık bilimin önüne geçti ve üniversiteler giderek yozlaşmaya başladı.Bu dönemde ilerici öğretim üyeleri ile İslami görüşe hakim öğretim üyeleri ve solcu  ve kürt kimlikli öğrenciler fişlendi ve soruşturmalar açıldı. 2000’li yıllarda, kimi akademik konferans ve kampanyalar politik bulunmuş veya bilim dışı ilan edilmiş, durdurulmaları için de  yoğun çabalar sarfedilmişti.

Yıl 2016, 2002 den itibaren tek başına AKP iktidarda,cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,özgür üniversite şiarı ile yola çıkılsa da YÖK devam ediyor.Yukarıda tarihimize kara leke olarak geçen olaylara bir yenisi eklenmek isteniyor.1128( daha sonra 2228 e ulaşan imzacılar)akademisyen,idari ve adli soruşturmalar,cezalar,tutukluluk süreçleri,ev aramaları,işten atmalar,cadı avları,hedef göstermeler devam ediyor.

Sayın YÖK başkanı,genel kurul üyeleri, rektörler, dekanlar; evrensel üniversite ilkelerini,üniversiteler için olmazsa olmaz akademik özgürlük,düşüncenin özgürce ifade edilmesinin güvenceler altında olması gerektiğini, özgür-özerk bir üniversite için vazgeçilmez değerler olduğunu tekrar tekrar hatırlatmak istemiyoruz.Sizler de bizler kadar bu ilkeleri bilmektesiniz.Üniversitelerin, dünyaya en çok açık ve çoğulcul düşünceyi bünyesinde barındıran kurumlar olması  ve oluşumlarında özgür ve eleştirel düşüncenin en temel ilke olması evrensel özellikleridir.

Söz konusu bildiride açıklanan görüşlerin devleti ve toplumun bir bölümünü rahatsız etmiş olması, açıklanan görüşlerin doğru ya da yanlış olmasından bağımsız olarak, bir suç unsuru olarak telakki edilmesini gerektirmez.

Türkiye’nin de imzacısı olduğu Avrupa İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin AİHM yorumlarında  sadece zararsız ve lehte olan düşüncelerin değil, rahatsız edici ve hatta şok edici düşüncelerin de, şiddete çağrı niteliğinde olmadığı sürece, ifade özgürlüğü kapsamında olduğu bir çok kereler açıklanmıştır. Ayrıca, Avrupa Konseyi  Parlamenterler Meclisi’nin de bu yönde kararları vardır.

Ülkemizin üniversiteleri ve diğer kurumları ile, dış dünyaya en çok açıldığı günümüzde, çağdaş   demokratik ve insan haklarına saygılı ülkeler arasında anılması sizlerin de isteği olmalıdır.

Türkiye üniversitelerinin yöneticileri olarak, öğretim üyelerinin dışarıdan siyasi telkin ve baskılarla soruşturulması, akademik özerkliğin açık bir ihlali olur.Çağdaş demokrasinin ilke ve standartlarına bağlı olarak karar verilmesini bekliyoruz.  Aksi yönde karar ve icraatlar,  tarih içinde bir kara leke olarak üniversiteler üzerinde ilelebet kalacaktır.

Saygılarımızla.

Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği
Yönetim Kurulu