sempozyum

Üniversite Sempozyumu 21 Eylül 2018 ODTÜ

Orta Doğu Öğretim Elemanları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı İnci Gökmen

Bu toplantıyı 2015 yılında yapılan kurultaya katılan derneklerle yazışarak birlikte oluşturmaya çalıştık. “Kurultay” fikri Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde başlamıştı. İlk Üniversite Kurultayını 1994 yılında ODTÜ’de yaptık. Üniversite Kurultay’ının ikincisi 1995 yılında İTÜ Maçka Kampusunda, üçüncüsü 1996 yılında İzmir’de, dördüncüsü 1997 yılında Antalya’da, beşincisi 2003 yılında Adana’da, altıncısı 2010 yılında ODTÜ’de, yedincisi de 2012 yılında Mimar Sinan Üniversitesinde, sekizincisi de 2015 yılında İzmir’de düzenlendi.   Düzenlenen kurultayların ikisinden sonra iki tane kurultay kitabı basıldı. İkinci üniversite kurultayı ve beşinci üniversite kurultayı kitaplarınıODTÜ Kütüphanesinde de bulabilirsiniz.

En son 2015 yılında yapılan kurultay 13 üniversite derneği ve Bilim ve Ütopya Kooperatifinin katılımıyla yapıldı. Daha önceki kurultaylara çok sayıda dernek ve konuşmacı katıldığından kurultaylar 2-3 gün süreli yapıldı. Ancak 2015 yılından bu yana üniversite dernekleri adeta erimiş. Bu toplantıyı yapmak için yola çıktığımızda 9. Üniversite Kurultayını ODTÜ’de yapmayıümit ediyorduk. Ancak toplantının oluşturulmasına 5 üniversite derneğinin katkı koydu. Sonuç olarak düzenlemeyi düşündüğümüz etkinliği “Üniversite Kurultayı” diye isimlendirmek yerine, “Üniversiteler Sempozyumu” diye isimlendirmeye ve bir günlük bir toplantı şeklinde yapmaya karar verdik. Ümit ediyoruz ki üç yıl aradan sonra gerçekleşen bu toplantı, bir şeylere nüve oluşturur ve önümüzdeki yıllarda, yakın bir tarihte daha çok derneğin katılımıyla, hep birlikte Üniversite Kurultayını yeniden düzenleyebiliriz.

            2010 yılında ODTÜ’de yapılan Üniversite Kurultayında açılış konuşmasını takiben rektörümüz Sayın Prof. Dr. Ahmet Acar da bir konuşma yapmıştı. Oysa İzmir’de yapılan sekizinci üniversite kurultayına dört gün kala salon izninin iptali söz konusu olmuş. Maalesef bu toplantıyı yaparken biz de benzer bir olayla karşılaştık. Aylar öncesinden Cuma günü (bugün) yapılacak etkinlik için ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezinde (KKM) bir salon ayırttık, ikramlar ve kokteyl için siparişlerde bulunduk. Salı günü sekreterimiz aranılarak KKM’de ayırttığımız salonu kullanmamızın mümkün olamayacağı ve toplantının MM 25 diye bilinen bu salona kaydırıldığını bildirdiler. Bu değişikliğin gerekçesini bilmiyoruz, son anda yapılan bu değişikliğin düzeltilmesi için yaptığımız girişim de faydalı olmadı. Bu değişikliğin nedenini bilmemekle birlikte üniversitemizin Kredi Yurtlar Kurumu (KYK) ile imzaladığı protokole karşı tepkimiz nedeniyle olduğunu tahmin ediyoruz. İmzalanan bu protokolle üniversitemizde 40 dekarlık bir alan, 49 yıllığına KYK’ya tahsis edilmiş.  Protokole göre yapılacak 2000-4000 kişilik yurdun işletmesi, yurtta kalacak öğrencileri seçme kriterleri KYK tarafından belirlenecek. Oysa ODTÜ’de üniversitemizin işlettiği ve kalacak öğrencileri seçme kriterlerini belirlediği 19 yurt bulunmaktadır.  Bu yurtların 3 tanesi ODTÜ Mezunları tarafından yapılmıştır. ODTÜ’de yurt işletmesinde öğrenci seçiminde çift başlı bir yönetime neden olacağı ve mevcut KYK yurtlarındaki onaylamadığımız bazı eğitim faaliyetlerini dile getirmemiz sanırım olumlu karşılanmadı.

            Üniversite Sempozyumunu düzenlerken yaşadığımız olumsuzluklar bununla da kalmadı. Kapanışta bir kokteyl yapmayı planlıyorduk. Alkolsüz bir kokteyl yapın dediler. Uygulamalar bununla da kalmadı. Toplantıya kimler geliyor, kurumlarını, iletişim bilgilerini bize bildirin dediler. Oysa konuşmacılar dışında diğer üniversitelerin akademisyenleri de ismi Üniversiteler Sempozyumu olan bir toplantıya katılabilmeliler. Katılımcıların kapıdan alınmamaları riskine karşın bizi aramaları için katılımcılara kişisel telefon numaralarımızı verdik.Bugüne kadar ODTÜ’de çeşitli toplantılar düzenledik böyle bir olayı ilk kez yaşadık.

            Her kurultay sonunda bir sonuç bildirgesi hazırlanıyor. En son 2015 yılında yapılan kurultay sonrası yayımlanan Sonuç Bildirgesinde belirtilen bazı önemli başlıkları sizinle paylaşacağım;

-“Toplumu aydınlatma ve topluma yön verme işleri üniversitelerin asli görevidir. Üniversiteler ve akademisyenler olarak susturulmuşluğu ve sindirilmişliği kabul etmiyoruz”. (Akademisyenlerin susturulma ve sindirilmeleri 2015 yılında da vardı ve ama bu baskı gittikçe derinleşiyor. Hatta Akademisyenler olarak susturulmanın ötesine geçtik, artık dilsizleştirildik; akademi dilsiz olursa ülkede kim konuşacak?  Bu durum son derece üzücü!!! )

-“Laiklik, aklı ve evrensel değerleri önceleyen çağdaş eğitim ve özgür bilimin olmazsa olmaz ana koşuludur.”

-“Üniversitelerde nitelik niceliğin önünde olmalıdır.”

-“Çağdaş bir yükseköğretim modelinden söz edebilmek için akademik mali ve yönetsel açıdan tam bir özerklik gerekir.”

-“ Üniversite-Sanayi işbirliğinde piyasanın değil, toplumun çıkar ve ihtiyaçları temel amaç olmalıdır.”

-“Üniversitelere girişte para değil başarı ölçüt olmalıdır.”

-“ Üniversitelerde baskı ve şiddet değil, özgür düşünce, özgür bilim ve sağduyu egemen olmalıdır.”

-“ Bilim ve sanat toplumsal kültürün birbirinden ayrılmaz iki evrensel değeridir.”

-“Evrimi dışlayan bir eğitim sistemi bilimsel olmaktan uzaktır.”

-“Üniversite rektörlük seçimlerinde öğretim üyesi iradesi tanınmalıdır.”

– 2015 yılındaki 9. Üniversite Kurultayında Direnen Bilim İnsanı ödülü Prof. Dr. Renan Pekünlü’ye verilmiştir.

            Türkiye’de 2018 yılı itibariyle 129 devlet üniversitesi, 72 vakıf üniversitesi, 5 tane de vakıf meslek yüksekokulu olmak üzere 206 yükseköğretim kurumu bulunmaktadır. Bu kurumlara 2,8 milyon ön lisans, 4,2 milyon lisans, 457 bin yüksek lisans, 95 bin doktora öğrencisi devam ediyor. Yani yüksek öğretim kurumlarına devam eden 7.5 milyon civarında öğrencimiz var. Ancak Adalet Bakanlığının CHP İstanbul Milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi’nin soru önergesine verdiği yanıta göre, Türkiye cezaevlerinde 69 bin 301 öğrenci tutuklu bulunuyor. Bu kadar çok gencimizin tutuklu olması gerçekten çok korkutucu ve acı veren bir durum. Ancak bu konuda bugüne kadar somut bir şey yapılmadı. 2018 ODTÜ Mezuniyet Töreninde esprili bir pankart taşıdığı için 4 öğrencimiz bir ay süreyle tutuklandılar.

            Üniversitelerde 158 bin öğretim üye ve elemanı görev yapmakta ( 25 bin profesör, 15 bin doçent, 37.5 bin Doktor öğretim üyesi, 35 bin öğretim görevlisi, 46 bin araştırma görevlisi).  Ancak OHAL sonrası çıkartılan 4 tane KHK ile üniversitelerden 5822 öğretim elemanı ihraç edildi. Barış İçin Akademisyenler bildirgesini imzalayanlardan 404 akademisyen ihraç edildi. Bu bildirgeye imza atan akademisyenlerin davaları da sürmekte.

            Bugünkü Üniversiteler Sempozyumunun başlığı “Türkiye’de ve Dünyada Yükseköğretimin Geleceği”. Üniversitelerin geleceği ne yöne gidiyor diye bir bakıldığında şöyle bir şey dikkat çekici. Önümüzdeki 10-15 yıl içinde Amerika’daki üniversitelerin yarısının iflas edeceği öngörülmekte. Bunun gerekçesi olarak öğrencilerin her türlü bilgiye internetten erişebilmesi ve on-line alınan derslerle üniversite derecesi almanın mümkün olması, o nedenle fiziki donanım, öğretim üyesi benzeri şeylere gereksinim kalmayacağı ileri sürülmektedir.

Tabii bunun bizdeki yansıması nasıl olur, bu öngörü gerçekleşir mi, gerçekleşirse ne olur? Bunları şimdiden bilmek kolay değil. Ancak Türkiye’de de en son yapılan üniversite giriş sınavından sonra üniversitelerde 132 bin kontenjan boş kalmış, çok sayıda bölüm öğrencisiz; bu durumların incelenmesi, sorgulanması ve önlemlerinin alınması gerek.

            Üniversiteler Sempozyumunun açılış konuşmasını Ankara Üniversitesinden Kerem Altıparmak yapacak. Daha sonra dört oturum olacak; 1. Dünden Bugüne Akademi, 2. Kampüssüz Akademi, 3. Akademik Çalışma Hayatı, Kültür ve Etik, 4. Üniversite Derneklerinin Bugünü ve Geleceği. Bu oturumlar bittikten sonra Çukurova Üniversitesinde Barış için Akademisyenler bildirisi imzacısı olduğu için dersleri elinden alınan ve başvurduğu kurumlarca kabul edilip sonra görev verilmeyen, bu nedenle bunalıma düşüp intihar eden Dr. Mehmet Fatih Tıraş anısına bir sunum olacak. Genç bir akademisyenin kariyerinin başında tüm kapıların kapatılması, ümitsizliğe itilip hayatını sonlandırmasına neden olmak kabul edilir bir şey değil, çok çok acı. Türkiye’de son yıllarda 59 kişi üniversitelerde işine son verildiği için intihar etmiş.

            Oturumlar tamamlanınca, “Açık Alan” diye bilinen bir toplantı tekniği kullanmayı düşünüyoruz. Açık Alan herkesin katılımı ve katkı koyabileceği bir toplantı şekli. Belirli konu başlıklarındaki konuları katılımcı bir süreçle ele alabileceğimiz bu oturumla sempozyumu kapatmayı düşünüyoruz.

Üniversiteler Sempozyumu’nun düzenlenmesinde katkıları olanbaşta OED sekreterimiz sevgili Nihan Menemenci’ye,  tüm akademisyenlere, ÖED Yönetim Kurulu Üyelerine çok teşekkür ederim

            Umarım Sempozyum çok verimli geçer. Önümüzdeki günlerde yeni üniversite dernekleri kurulur ve 2019 yılında hep birlikte 9. Üniversite Kurultayını düzenleriz. Hepimize çok başarılı bir toplantı diliyorum. Saygılarımla. (Alkışlar)

            Kerem ALTIPARMAK- Günaydın, Hocam sunum yaparken ben fark ettim, iki seneyi aşkın süredir ben ilk defa derslerin dışında bir üniversite kürsüsünde konuşuyorum. Yurtdışındaki toplantılara çıkışıma izin verilmiyordu, hiçbir üniversitede de OHAL, kanun hükmünde kararnameler ve diğer insan hakları problemleri konuşulamadığı için, kendi üniversitem dahil olmak üzere ben iki yıldır ilk defa bir üniversite kürsüsüne çıktım. Bu dönemde hep barolarda, sivil toplum örgütlerinin salonlarında, sendika toplantılarındakonuşmaya çalıştım. Aslında bu şimdi söyleyeceğim, bu konuşmada yapacağım şeylerin nedenlerini de açıklayan bir durum tahmin ediyorum.

            Şöyle bir şeyle başlayacağım. Yaklaşık bir buçuk sene önce, şimdi burada bir öğrencimi görünce aklıma geldi,bizim ihraçlar yaşandıktan sonra ben dersten çıkarken, bu 2017’nin son dersi oluyor bahar döneminin bir daha derse girmeyeceğimi söylemiştim. O sene çok kötü geçmişti benim için, bu arkadaşlarımızın ihracından sonra. Ama sonra o sözümü tutamadım bir sene daha girdim derslere.Fakat şimdi böyle ilginç bir durum oldu. Salı günü ben istifa dilekçesi verdim. Aslında ardından gelip burada Türkiye’de ve Dünyada akademinin geleceğini konuşmak enteresan bir durum oluyor, biraz bencilce olabilir. Jübilemi zirvede bıraktım. ODTÜ’de açılışta konuştum demek için beklemiş gibi oldum, ama organizatörlere bunu söylememiştim. Gerçi kararı resmi olarak verinceye kadar söylemek doğru muydu bilmiyorum, ama sadece bencillik olarak değil herhalde, aslında konuyla da çok uyumlu. Çünkü ben tam da akademinin artık üniversitede yapılamayacağını düşündüğüm için istifa ediyorum. Belki hem kişisel deneyimime, hem de bu bütün içerisinde bu kararı alış sürecini anlatırsam, Türkiye’de ve Dünyada yüksek öğretimin geleceğine ilişkin de bir şeyler söylemiş olabilirim diye düşünüyorum.

            Şimdi bir yandan çok yakın bir şey, ben Cebeci dedim, biz orada Cebeci çukuru diyoruz. İşte Türkiye’de ender sosyal bilim yapılabilen yerlerden biriydi, hem de çok yakın zamana kadar. Genelde böyle ekstrem örnekler vereceğim burada. Çünkü akademik özgürlük kavramının ne olduğunu ve sınırlarının neler olduğunu tartışmak istiyorum ve Türkiye’de nasıl aslında sanki ona dokunmuyormuş gibi gözükerek, merkezinden onun dağıtılarak üniversitenin imkânsız bir mekân, en azından akademik bir çalışma anlamında,getirildiğini göstermek açısından.

            Bizim Cebeci’de bir insan hakları merkezimiz vardı 2017’de kapatılıncaya kadar. Çok değil 2014 yılında Lars VonTrier’in Nymphomaniac filmini gösterdik. Şimdi şöyle bir iddiamız vardı. O film Lars VonTrier bir insan hakları aktivisti ve hukukçusu için hiç hoş bir isim değil bilenler bilir, ama film Türkiye’de yasaklanmıştı. Biz de yasaklanan bir filmin gösterileceği yerin üniversite olduğu düşüncesiyle bu filmi gösterdik. O gün rektör yardımcısı beni aradı, ben merkez müdürüydüm. Ona şunu söyledim: Bu filmi ben Sorbonne’da veya Oxford’da olsam gösterebilirim, siz beni Yeni Akit’te haber çıktığı için arıyorsunuz ki, biz o zaman Yeni Akit’e karşı direnebileceğimizi düşünüyorduk. Şimdi Yeni Akit biliyorsunuz vasatın sözcüsü haline geldi. O zaman en azındanbir şey yapabiliyorduk ve muazzam bir şekilde doldu salon. İki gün gösterdik, bir de uzun bir film o ve üstüne de tartıştık film üstüne.

            Şimdi oradan bugün geldiğimiz nokta, mümkün olduğunca özelden genele gitmeye çalışacağım, hiçbir şey yapamaz hale geldik çok kısa bir süre içerisinde ve bu geldiğimiz noktada hep sorunun etrafından dolanılarak geldiğini görüyoruz. Özelden genele gideceğim dedim, çünkü söyleyeceğim olayların hepsi OHAL ilanından önce, aslında Türkiye’de OHAL devam ediyor diyoruz, ama OHAL aslında 15 Temmuz’da da başlamadı. Onun için böyle kritik bir çizgiyi nereden çizmemiz gerektiğini bilmiyorum, ama o vereceğim örneklerin hepsi resmi OHAL sonrası olan şeyler. İnek bayramı var, bilenler bilir. Şimdi sizin tepkinizden herkesin bilmediği bir şey olduğunu anlıyorum. Çok eski bir bahar şenliğidir Mülkiye’nin İnek Bayramı denilmesinin nedeni, öğrencilerin bu inekliğine gönderme yapılması ve gerçekten inek getirip yürütülmesi, ama çok demokratik bir tartışma ortamıdır inek bayramı. Yani hayvana zulmedildiği için sembolik olarak kaldırıldı son yıllarda.

            Bu inek bayramında bir inek duası yapılır. İnek duasına bir öğrenci imam sıfatıyla çıkar, yine genelden özele doğru, yani dünyadaki durum sonra ülkedeki siyasi durumun değerlendirilmesi hicvedilir, en sonunda üniversite yönetimi fakülte yönetimi hocalara ve öğrencilere kadar inilir. Bu çok eski bir gelenek, işte 80 yıllık bir tarihi var. 2017 yılında Fatih Tezcan isimli bir trolün öncülük ettiği bir ekip, “bunlar dinimize küfrediyorlar, iptal olsun inek bayramı” diye bir kampanya başlattılar, başarılı da oldular 2017 yılı için. Ama daha enteresanı 2016’nın imamı… Şimdi duayı imam çıkar okur, ama öğrencilerin ortak kaleme aldığı bir metindir. İmam sadece onun sözcüsüdür, iyi bir tiyatral yeteneği olan bir öğrenci seçilir aralarından. İşte savcıların tavrını biliyorsunuz, bir kaç şikâyet üstüne savcı dava açtı, ceza davası açtı; halkın bir kesiminin dini değerlerine küfretmekten dolayı. Şimdi savcıların dışarıdan saldırısını anlayabilirsiniz, ama biraz sonra geleceğim, üniversiteyi üniversite yapan şey onun bu saldırılara yönelik bir kale olması. Hatta burada kolektif bir savunmaya geçilmesi. Ankara Üniversitesi böyle bir şey yapmadı. 2016’nın Mayıs’ında yapılan konuşma için, 2018’in Şubat’ında soruşturma açtılar o öğrenciye, imam olan öğrenciye.

            Şimdi son dönemdeki idari soruşturmalarla muhatap olan var mı bilmiyorum, ama ben ne yazık ki zorunlu olarak çok muhatap oldum; hem soruşturulan sıfatıyla, hem çok sayıda savunma yazmak sıfatıyla. Genelde neyin soruşturmasını açtığını bilmiyorlar. Yani açıyorlar bir soruşturma, ama neyin soruşturması belli değil. Şimdi imamın çıkıp böyle bir konuşma yapması, yaklaşık iki yıl sonra niye soruşturma konusu olur? Şunu da söyleyeyim, tamamen tabii usule de aykırı, çünkü süresinde açılmamış bir soruşturma, ceza süresinde de verilmedi. Sonunda verdiler. Savunmasını öğrenci yaparken bunu söyledi, beni neyle suçluyorsunuz? İmam olarak çıkıp konuşmamın disiplin yönetmeliğindeki karşılığı ne? Çok ironik bir ceza verdiler, dediler ki eğitim öğretim faaliyetini engelledin bu konuşmayı yaparak.

            Şimdi inek bayramı 80 yıllık bir gelenek olduğu için, o gün okulda ders yapılmaz bizde. Çünkü herkes oradadır hocalar dahil olmak üzere. 2016’da, daha önceki yıllarda olduğu gibi dekan oradaydı. Dekan atanan bir dekandı o zaman, ilk atanan dekan, ona birçok şey de nasip oldu bu arada, o süreç içerisinde bir sürü insanın ihraç edilmesi vesairesi, ama çıkıp o dekan dedi ki, seneye inşallah ben burada seçilmiş bir dekan olarak bulunacağım, işte güldü eğlendi filan. Sonra bu öğrencimize soruşturma açıldığında dekan dahil olmak üzere bütün üniversite sustu ve verdiler bu cezayı. Şimdi idari yargıda dava açılacak, her şeye rağmen ben umutluyum bu davada. Çünkü en azından mahkemelerde şöyle bir şey oluyor. Suya sabuna dokunmadan, esasa dokunmadan bir şekilde kaçıp kurtarma imkânı varsa kullanıyor idare mahkemeleri özellikle. Burada öyle bir imkân var, zamanaşımı hem soruşturma hem ceza açısından geçilmiş. Şimdi bu OHAL sonrası. 

            İkinci OHAL sonrası gerçekleşen olay, bizde rektör seçimi sanıyorum sizde de öyle oldu, tam 15 Temmuz’dan kısa bir süre önce gerçekleşti. Artık ülke çapında meşhur bilimsel çalışmalarından çok yöneticiliğiyle Erkan İbiş bir kez daha seçildi yüksek bir oyla seçildi, birinci olarak çıktı. İşte bizim Cebeci çukurunun muhalif olan Siyasal Bilgiler Fakültesinde bazı meslektaşlarımız bununla ilgili ank-clupa yazı yazdılar. Ank-clup benzeri sanıyorum diğer üniversitelerde de vardır, öğretim üyelerinin ortak posta ortamı listesi ve dediler ki siz nasıl bu adamı seçersiniz? Yani bir kişiyi seçmediniz siz, onun yaptıklarını onaylamış oldunuz bunu seçerek. O yazışma üstüne, mevcut rektöre oy veren hocaların bir kısmı “siz kim oluyorsunuz da 891 oy almış hocanın iradesini temsil eden bir kişiye bunları söylüyorsunuz” dedi. Üstünden altı ay geçti, aynı Rektör Küllileye Cumhurbaşkanınınkonuşmasına gitti. Cumhurbaşkanı dedi ki, ben seçimleri kaldırıyorum. O Rektör ve diğer rektörler alkışladı, daha sonrasını biliyorsunuz iki ay içerisinde üç defa değişti cumhurbaşkanlık kararnamesiyle. Bizim oradaki arkadaşları, o iradeyi eleştirmekle eleştiren öğretim üyeleri, ebediyen ellerinden alınan bu iradelerini ifade etme konusunda hiçbir kelime söylemediler. Biz davet ettik, bu arada onu söyleyeyim. Madem bu kadar hassastınız o 891 oyla, bir daha asla, bir kere değil hiçbir zaman o 891 oyun bir değeri kalmayacak, hatta 8 bin 900 oyun da değeri kalmayacak ama; üniversite bir kez daha o kale görevini hiçbir şekilde oynamadı.

            Şu anda gelinen durum, burada konuşuldu buranın rektörü de, diğer rektörler için de, son güzel günleri. Yani bir buçuk sene sonra muhtemelen bir siyasi partili, daha önce milletvekilliği yapmış birisi buraya rektör olacak. O zaman “ama hocamız da filanı korudu” meselesi nedeniyle rektörü savunan herkesi de ayrıca göreceğiz.

            Üçüncüsü, OHAL ve kanun hükmünde kararnameler. Giderek daha genele doğru gidiyorum. OHAL ve kanun hükmünde kararnameler meselesi, Türkiye akademisinde tartışılamaz bir tabuya dönüştü geçtiğimiz iki yıl boyunca. Dediğim gibi, ben mesela bu konuyla ilgili çalışıyorum, üniversite dışında bir sürü yerde bir platform ve imkân buldum. Çünkü yüz binlerce, milyonlarca insanın hayatını etkiledi bunlar. Kimisinin tutuklanma, ceza muhakemesi önlemleri anlamında, kimisi ihraç edilme, çok sayıda insanın üyesi olduğu derneklerin kapatılması, şirketler vesaire aynı şekilde. Hiçbir yerde konuşulamaz bir hale geldi. Bizim hukuk fakülteleri, enteresan bir şekilde en muhafazakâr kesim bu konularda, oralarda iyice bir sessizliğe gömülme hali vardır. İşte en olmadık şeyler tartışılır hale geliyor, meleklerin cinsiyeti var mı kıvamında bir tartışmaya, ama bu konu tartışılmıyor.

            Şimdi Ankara Üniversitesinde yine şöyle bir şey yaşadık. Hukuk Fakültesinde üç tane hocayı öğrenciler, yani hocalar kendileri böyle bir şeye cesaret etmiyorlar da, öğrenciler böyle bir organizasyon yapmak istemişler. Bir tanesi faal, iki tanesi emekli hukuk ve siyasal bilgiler fakültesi hocalarını çağırıp bir panel yapmak istiyorlar. O panele izin vermedi Hukuk Fakültesi Dekanlığı. İşte o zaman hâlâ kapanmamıştık, biz İnsan Hakları Merkezi olarak yapacağız diye dilekçe verdik. Bizim dekan daha toydu o zamanlar, kaçarak cevap vermeyerek bu talebe yapılmasına engel oldu. Ben de alternatif olarak açık ders yaptım, idare hukuku dersi veriyordum, bu da bir idare hukuku konusu diye. Hocaları dersime davet ettim. O arada da bunu canlı olarak periscopeda yayınlamışlar. O ara çok moda oldu bizim fakültede. Ben hasbelkader arkadaşlarımızın ihraç edildiği akademik kurulda periscope açtım, gayri ihtiyari öyle planlı filan bir şey değildi. Ondan sonra her yerde periscope açılmaya başlandı. Yaptık bu dersi. Ona da soruşturma açtılar. Salon vermiyorlar, hani sınıfı kullandık diye.

            Onda da dediler ki, biz senin yaptığın şeyin içeriğine bir şey demiyoruz. Ama sen ders yaptım diyerek panel yapmışsın diye. Orada çok dramatik bir şey benim dosyamda ortaya çıktı, gördüm. Bütün akademinin aslında nasıl anlamsızlaştığının göstergesi. Çok uzun sürdü o soruşturma, böyle bir buçuk yıla yaklaştı. İşte soruşturmacılardan biri rektör oldu başka bir üniversiteye. Sonradan atanan soruşturmacı ilk bir rapor yazmış, yine aynı mesele var, yani yönetmelikte bir hüküm bulamıyorlar sonra da yasada. Zaten o dönemde bir boşluk var, biraz sonra bahsedeceğim BAK soruşturmaları nedeniyle. Demiş ki, ceza veremiyorum. Rektör bir yazı yazmış,bir daha incele diye soruşturmacıya ama belli ki sadece bir yazı yazmakla kalmamış, iki hafta sonra aynı soruşturmacı bu kez yerden yere vuran yeni bir rapor yazmış. Ama dosyada ben itiraz ettiğim sırada dosyanın içine girdiği için bunu gördüm, olmayanı da istemiş bu kez. Yani orada sadece ek dersten soruşturma açılmış.Soruşturmacı bir de demiş ki, konuşmacılarından biri devlet büyüklerine, cumhurbaşkanımıza kötü kötü laflar etmiştir, onun hakkında da aslında soruşturma açılması gerekirdi, ona açmadınız diye onu da hatırlatmış.

            Şimdi çok uzatmayayım daha genele geldim derken; bu tartışamama, yazamama, konuşamama meselesi öyle bir noktaya geldi ki hepimizi etkiliyor bazen fark etmediğimiz. Mesela FETÖ diye bir tabir çıktı. Biz FETÖ tabirini bilimsel olarak tartışamıyoruz. Çünkü kolaylıkla tartıştığınız zaman sizi de terörist, hatta FETÖ’cü olabilirsiniz. Ceza kanunları geriye yürüyor mesela, çok açık geriye yürüyor ve geriye yürümeden öyle üç-beş kişi değil, bakın 2017 yılında 468 bin kişi hakkında Türkiye’de terör soruşturması açılmıştır. Hırsızlıkla filan hani böyle genel kamusal suçlarda bu rakam yok, 468 bin kişi. 136 bin kişi hakkında da dava açılmış aynı suçtan ceza davası. Tutuklu olduğundan bahsedilen 60 bin öğrencinin çok büyük bir kısmı, terör örgütü üyeliğinden içerdeler ve şimdi 460 bin rakamı o kadar büyük bir rakam ki arkadaşlar, toplam OHAL’de açılan soruşturma sayılarını ortaya koyduğumuzda 650 bini buluyor bu, çünkü iki senelik rakam. Dünyada bu sayıda, çünkü silahlı terör örgütü üyeliği bu, bu sayıda askeri olan ordu sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor; işte Amerika, Rusya, Çin, Türkiye filan. Yani Avrupa’da bizdeki terörist sayısı kadar büyük ordu yok ve biz bunu akademide tartışamaz hale geldik.

            Şimdi biz bu tartışamama meselesini söylediğim gibi genelde meşrulaştırma yönünde bir şey var. Bu meşruluğun nasıl sağlandığını, ben barış için akademisyenler vakası üstünden tartışmak istiyorum. Yani aslında OHAL’in öncesinde gerçekleşen OHAL boyunca da devam eden ve hâlâ daha da bitmeyen, yine davalar devam ettiği için. Biraz önce Tahsin Hoca söyledi, kendisi yakınlarda ifade vermiş. Bu mesele bir akademik özgürlük vakası mı? İnsan hakları çalışanlar için, hele ki benim gibi meslekten hukukçu olanlar için, diğer alanlarda olanlar belki daha böyle matematiksel bir düşünce tarzının hukukta da olduğunu düşünebilirler bundan dolayı. Biz hep şuna bakarız: Bir hakka gerçekten ihtiyacımız var mı? Yani akademik özgürlük denilen bir hak, ifade özgürlüğü varken, örgütlenme özgürlüğü varken, toplanma özgürlüğü varken, bir de akademik özgürlüğe ihtiyaç var mı?

            BAK vakası bu açıdan, biraz önce söylediğim vakalara da ışık tutacağı için önemli. Çünkü bakın şöyle bir anekdot aktarmak istiyorum. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Jagland, kendisi eski bir başbakan ve çok akıllı bir siyasetçi. Bir meslektaşımız Avrupa Konseyinin bir biriminde uzman sıfatıyla çalışıyor. Yani orada görevli değil de, Türkiye’de bir üniversitede çalışıyor, sadece o komitenin uzmanı olarak Strasburg’a gidiyor geliyor, onun vakasını koyuyorlar. Bu barış için akademisyen. Bu arkadaşımız ihraç ediliyor ve dolayısıyla pasaportu iptal edilmiş. Diğerlerine göre biraz daha şanslı bir durumda, çünkü işte Avrupa Konseyi müdahale edebilir.

            Jagland diyor ki, akademik hizmetiyle, daha doğrusu bize sunduğu hizmetle bir ilgisi var mı ihracın demiş. Yani bu yazdı çizdi de akademik bir şey, o nedenle mi demiş. Demişler ki, hayır o bir metin imzalamış, o metni imzaladığı için ihraç etmişler, buraya sunduğu hizmetle alakası yok. O zaman demiş ki, bir şey yapamayız biz, bizim yapabileceğimiz bir şey yok. Eğer öyle olsaydı demiş müdahale edebilirdik.

            Bu tabii pratik sonucu, ama esas soru şu: Akademik özgürlük denilen şey, bize ifade özgürlüğünün veya diğer özgürlüklerin sağlamadığı neyi sağlıyor olabilir ki? Biz akademik özgürlüğümüzden bahsediyoruz diğerlerinden bağımsız olarak. Yoksa barış için akademisyenler metnini, barış için bakkallar da imzalamış olabilirdi. Yani akademisyenlerin durumunu onlardan ayıran bir şey var mı ya da sadece barış için akademisyenler ihraç edilmedi, başka akademisyenler de ihraç edildi. Onlarla barış için akademisyenler arasında bir fark var mı? Yani biz zor bir davada bu akademik özgürlük kavramının sınırını nasıl çizeceğiz?

            Şimdi bu başka alanlarda da karşımıza çıkan bir sorun biliyorsunuz. Modern devlet otokrasisi diyelim, kurgusunu bu tanımlar üstünden yapıyor. Örneğin, gazeteciler tutuklu dediğinizde, bir dakika hayır onlar gazetecilikten tutuklu değil diyorlar değil mi? Gazetecilikten değil, terör örgütü üyeliğinden tutuklu. Onun için bu bir basın özgürlüğü sorunu olarak karşımıza çıkmıyor. Onlar akademisyenlikten değil, akademik faaliyetleri nedeniyle değil, yazdıkları ve çizdiklerinden dolayı değil, terör propagandası yaptıkları için yargılanıyorlar ve şey oluyorlar denildiği için.

            Şimdi bu 1128 tane akademisyenin imzaladığı metnin bir makale olmadığınıbiliyoruz.Hani tıpçılar,mühendislikte de biraz var, bize göre daha yabancı, ama tıpçılar böyle 10 kişi filan imzalıyorlar, onlar için bile büyük bir rakam yani 1128, orijinal metin 2 bin küsur toplamda imzalandı metin. Bilimsel yöntemlerin çok kullanılıp bir araştırma sonucunun olduğunu söylemek de çok kolay değil bu metin açısından. Öyle olduğuna göre, acaba evet bu bir akademik özgürlük meselesi değildir diyebilirsiniz.

            Şimdi ben bunun aksini iddia ediyorum. Yani barış için akademisyenler metni ve sonrasındaki gelişmelerin tabii ki diğer özgürlüklerle de alakası olmakla birlikte, bir akademik özgürlük sorunu olduğunu aynı zamanda iddia ediyorum. Bunu yapabilmek için önce akademik özgürlüğün klasik anlamına bakmak ve sonra bunu oraya nasıl yerleştirebilirize bakmak lazım. Sonra da aslında inek bayramından tutun da -tabii o inek bayram örneğini de boşa vermedim- diğer örneklerin tamamının da aslında diğer özgürlüklerin ötesinde bir akademik özgürlük meselesi olduğunu söylemeye çalışacağım.

            Şimdi akademik özgürlük klasik anlamda en az üç farklı boyuta sahip. Birincisi, akademisyenlerin araştırma öğrenme öğretme araştırma sonuçlarını yayınlama ve tartışma hakları. Yani bu zaten klasik bireysel bir özgürlük olarak karşımızda duruyor. Yalnız bir özelliği vurgulayalım. Akademik özgürlük mutlak doğruyu söyleme özgürlüğü değil, hata payını yanılma payını da içeren bir şey. Yani yazdığınız çizdiğinizde eğer etik olarak doğru davranıyorsanız, yanılabilirsiniz de.

            İkincisi, kurumsal ve bir kolektif özgürlük. Şimdi bizim Anayasanın 133.maddesinde geçen, bizim de aslında sıklıkla ezbere tekrarladığımız özerklik buradan kaynaklanıyor. Bu kale metaforunu kullandım, aslında üniversitenin varlığı bireysel özgürlüğü mümkün kılan yer olması. Yani öyle mekanizmalar kuralım ki, iktidarda olan kendi istediğini dayatma imkânına sahip olmasın. Onu neyle yapabilirsiniz? İşte özerk karar alabilen üniversite kavramıyla yapabilirsiniz. O nedenle işte eski milletvekilinden rektör atama meselesi, tek başına bile zaten bunu yok eden bir vaka olarak durumumuzda duruyor. Ama bizim Anayasa Mahkemesi bile,bile diyorum, çünkü aslında şöyle bizim Anayasa Mahkemesi işine geldiği zaman bildiğiniz üzere, çok uluslararası metinlerden filan yararlanıyor. Diyor ki, mesela devlet memuru değildir diyor üniversitedeki personel. Çünkü oradaki özerkliğin gerekli kıldığı bazı özellikler var. O kişi bilimsel çalışmasını yürütebilsin diye farklı mekanizmalara tabi. O yüzden hep şunu söylüyoruz. Devlet memurundan devlete sadakat, cumhuriyete sadakat beklenir, bilim insanından sadece hakikate sadakat beklenir. O nedenle sen niye devletine sadakat göstermedin, nasıl ihanet ettin ona denemez. Bunu sağlayacak olan yer de o nedenle o kolektif özgürlüğün olduğu şey.

            Bu özgürlüğün sonucu olarak üçüncü bir özelliği daha çıkıyor akademik özgürlüğün karşımıza. Kamusal yetki kullanan makamların bu hakkın etkin kullanımını sağlamak ve desteklemek için gerekli önlemleri alma yükümlülüğü var. Yani özgürlüğün ik yanı var.Özgürlük yanı, aslında bir de yükümlülük yanı var. Çünkü bir laboratuvar kurmadığınız zaman, buyurun siz ne yapıyorsanız yapın dediğinizde o şey olmuyor. İşte mesela burslardan tutun da, akademik araştırma fonlarına varıncaya kadar, aslında nasıl devlet için bir yükümlülükse, akademisyen için de bir hak; çünkü o araştırmayı yapma imkânını sağlayacak bir şey. O nedenle bu kaynakların haksız kullandırılması, bazı durumlarda kullandırılmaması da bir akademik özgürlük meselesi olarak karşımıza çıkıyor. İşte bursa başvurdum konusunu beğenmedim reddettim. Şimdi bizim orada ilk aklımıza akademik özgürlük gelmiyor, ama bu üst kavram altında bunu da görmek durumundayız. O yüzden bunu bu şekilde not edelim.

            Şimdi tek tek hepsini söylemeyeceğim, ama bu söylediklerimin evrensel hukuksal metinlerde de yer aldığını görüyoruz. Mesela UNESCO Genel Konferansının 1997’de kabul ettiği, daha sonra da güncellenen yüksek öğretim akademik personelin durumuna ilişkin tavsiye kararı, bireysel özgürlüğü akademik özgürlüğü düzenliyor ve diyor ki bireysel özgürlükle ilgili “bir öğretinin buyruğuyla sınırlanmadan, öğretme ve tartışma özgürlüğü, özgürce araştırma yapma ve bu araştırmanın sonuçlarını yayma ve basma özgürlüğünü de içerir” diyor.

            Amerikan Yüksek Mahkemesinin bir kararı var, çok referans veriliyor akademik özgürlük açısından. Sweezy v. New Hampshire kararı. Orada yargıç Frank urterJ’in söyledikleri çok önemli.Amerikan Yüksek Mahkemesinde kararlar şöyle yazılır. Bir yazar bir hâkim yazar raportördür aslında, diğerleri de katılır. Onun için onun adıyla geçer, ama aslında mahkemenin kararıdır. Çok basit bir şekilde bu Güney Afrika’daki Apartheid rejiminde yaşanan protestoları referansla, bir üniversitenin akademik özgürlüğü tanımak için eğitim yapabileceğini, ne öğretebileceğini, nasıl öğretileceğini ve kimin öğrenci olacağına karar verme konusunda özgürlüğü olması gerektiğini söylüyor. O yüzden dersinizde neyi ne şekilde anlatacağınıza ve neyi tartışacağınıza akademisyen olarak siz karar vermelisiniz.

            Şunun da altını çizelim. Tabii başta söylediğim sorunlardan dolayı bizde şöyle bir şey de oldu. Tamam bir rektörü seçtik, ondan sonra rektör her şeye karar versin. Hani bu salonu verip vermemeye varıncaya kadar değil mi? Şimdi bizim rektör, sizinki neci bilmiyorum, bizimki nükleer tıpçı. Şimdi ne anlar insan haklarından? Yani birçok anlamda ne anlar diye sorabiliriz, ama teknik anlamda da. Ama mesela hani bu söyledim ya, merkezin kapatılması meselesinde şunu yazılı olarak sordum ben. Bana sormadınız, bu merkezdeki hiç kimseye de sormadınız, siz kiminle karar aldınız? O yüzden üniversitede akademisyen sıfatı taşıyan birinin karar alıyor olması, orada akademik özgürlüğe saygı duyulduğu anlamına gelmiyor. Bu kolektif şey hiyerarşiyi dışlayan, uzmanlık bilgisi dışında herhangi bir şeyi karar mekanizmalarının içinde olmasına karşı çıkan şey. Yoksa ha bir nükleer tıpçı karar vermiş, ha da bir marketin kasiyeri karar vermiş insan hakları alanında nasıl bir yapılanmaya gideceğimize, neyi edeceğimize, benim için çok fark etmiyor. Yani buradaki mesele o sınırların çizilmesi içinde akademisyen olan herhangi birini seçelim; bu bölüm başkanı olabilir, dekan olabilir, rektör olabilir. Ondan sonra o her şeye, bildiği bilmediği her şeye karar versin değil, bütün bu akademik özgürlük kavramının temelinde bilimsel çalışma içerisinde yer alan kişilerin, o alanda özgürce hareket edebilmesi var. Yoksa sadece sıfatı bir şekilde akademisyen olduğu için her konuya karar vermesi değil.

            Şimdi buradan yola çıkarak, bu barış için akademisyenler metninin bir denildiği gibi, tamam bunlar akademisyen olabilirler, ama bu metnin akademiyle ilgisi yok, akademik özgürlükle alakası yok denilebilir mi sorusuna gelmek istiyorum. Şimdi kurumsal açıdan dedik ki, en önemli iki yanı bu özgürlüğün; bir kurumsal yönü var, bir de bireysel özgürlük yönü var. Kurumsal yönü, özerk karar alma mekanizmalarının işlemesi ve dışarıya buradan nüfuz edilememesi. Şimdi son dönemde Türkiye’deki bütün idari ve cezai soruşturmaların siyasi nitelik taşıdığını, nasıl yürütüldüğünü biliyoruz. Bu yandaş medya, havuz medyası da denilen medya bir şeyi haber yapıyor. Mesela Büyükada soruşturmasını hatırlayın geçen sene, insan hakkı savunucularına yönelik olarak. İşte harita üstünde plan yaparken yakalandılar, işte ajanmış bunlar filan diye böyle günlerce yayın yaptılar. Şu anda da unutuldu, onların hepsi tahliye oldu. Bu korkunç, herkesi sokağa dökecek olan insanlar dışarıda, böyle bir şeyin gerçekleşmesi söz konusu değil. Ardından bunun üstüne bir-iki tane siyasi konuşma yapıyor şey yapılıyor. Ya da daha bilinen barış için akademisyenler vakasında görüldüğü üzere, cumhurbaşkanı çıkıp bir yerde onlar hakkında bir şeyler söylüyor.

            Bu aralar bir seri kitap okuyorum, belki okuyanınız vardır Gore Vidal, Amerika’nın gayri resmi tarihi, yedi ciltlik bir seri. Onun birinci cildi Amerika’nın kuruluş dönemine ilişkin. Jefferson’la, üçüncü Amerikan Başkanı, o zamanki yüksek mahkemenin başkanı Marshall ki, bunlar aslında kuzenler, bir çatışma var. 1807’de gerçekleşen bir yargılamada, bir avukat çıkıyor diyor ki böyle bir yargılama olamaz, başkanın baştan suçlu olduğunu söylediği bir kişiyi biz yargılayamayız, burada onun suçluluğu tartışılamaz çünkü Başkan bunu söylediği anda, artık ortada bir yargılama yoktur diyor. Yaklaşık 220 sene önceki bir yargılamadan bahsediyoruz. Şimdi bizde biliyorsunuz, ama bu konuşma yapılıyor, ardından idari ve cezai soruşturmalar kaynaklanıyor.

            Şimdi kurumsal güvencenin temelinde, kurumun kararlarını kendisinin almasını ve dışarıdan herhangi bir müdahaleye tabi olmaması gerektiğini söylemiştik. Şimdi Erdoğan’ın bu konuşması, konuşma dizisi daha doğrusu. Şöyle şeyler söylüyor, “kendisine akademisyen diyen güruh” veya “ey aydın müsvetteleri, siz karanlıksızın cahilsiniz” gibi bir sürü şey söyledi. “Bunun düşünce ve ifade özgürlüğüyle bir ilgisi kesinlikle bulunmamaktadır” dedi. Ve bunun üstüne YÖK Genel Kurulu hemen bir açıklama yaptı. Dedi ki, katliam ve kıyım olarak nitelenen bu bildiri, tüm akademi camiasını zan altında bırakmaktadır. Yani siz diyorsunuz, ama hepimiz zan altında kalıyoruz, buna destek verilmesi kabul edilemez diye.

            Şimdi bu bir siyasi yönü var, hani konuşuyor ve ardından üniversiteler harekete geçiyor, ama barış için akademisyenler meselesinde daha enteresan bir husus vardı. O dönem bu akademisyenlerin soruşturulmasını mümkün kılan hiçbir yasal dayanak yoktu. Şöyle bir gariplik yaşandı çünkü Türkiye’de. Anayasa Mahkemesi Yüksek Öğretim Kanununun 53.maddesini iptal etti. Çünkü o madde yönetmelikle idari soruşturmaların yapılmasını öngörüyordu ve o kadar esnek bir imkân bırakıyordu ki idareye, Anayasa Mahkemesi dedi ki yasallık ilkesini ihlal eder bu, yasayla tarif etmeniz lazım neyin suç olduğunu, kimin soruşturacağını. Dokuz ay da süre verdi Meclise, bu düzenlemeyi yap, o düzenlemeyi yapıncaya kadar bu yasa yürürlükte kalsın. Anayasa Mahkemesinin böyle bir yetkisi var. Çünkü bazı yasaları iptal ettiğinizde çok ciddi bir boşluk olur. Mesela Belediye Yasasını iptal etti Anayasa Mahkemesi zamanında, bütün yasayı.Belediye hizmetlerini tamamen kesmeniz mümkün olmadığı için yürürlüğe girinceye kadar bu iptal kararı süre verdi altı ay yasama organına. Yeni yasa çıkart, bu arada eski yasaya göre devam etsin diye. Burada da üniversitelerde disiplin süreci devam ediyor, ben süre veriyorum.

            Bu dokuz ay boyunca değişiklik yapılmadığı için, hemen BAK imza süreci tamamlanmadan beş gün önce o dokuz aylık süre doldu. O nedenle aslında üniversitelerin soruşturma açabileceği yasal bir dayanak kalmamıştı o tarihte. Ama emir yüksek yerden geldiği için, tüm bu kurumsal güvenceye aykırı olarak her biri farklı şeyler uydurdu. Mesela Ankara Üniversitesi 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanununun 53.maddesinin a bendiyle, diğer maddelerinde özel olarak düzenlendiğine dair kurallar dışında, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun disipline ilişkin hükümleri uyarınca açtım ben soruşturmayı dedi. Halbuki hatırlayalım, akademisyen devlet memuru değil demiştik. Çünkü onun devlete biat etmek gibi bir yükümlülüğü yok, hakikate biat etmek gibi bir yükümlülüğü var demiştik. Ama bir başkası, İstanbul Üniversitesi başka hükümden, Anadolu Üniversitesi başka hükümden, Yaşar Üniversitesi başka hükümden, her biri başka başka hükümlerden soruşturma açtılar. Çünkü aslında ortada soruşturma açabilecekleri bir şey yoktu. Bazıları hiç açmadı, o da ayrı bir durum tabii. Daha önce bunu söylemeye çekiniyorduk, çünkü sanki diğerlerini de atın diyormuşuz gibi. İşte olağanüstü hal bitti, bir kısmı atıldı, bir kısmı atılmadı, bir kısmı hakkında dava açıldı, bir kısmı hakkında açılmadı gibi gariplikler de var. Ama burada şunu görüyoruz.

            Bu arada rakam 5 bin 822 toplam ihraç edilen akademisyen sayısı. Bu barış için akademisyenler önemli bir kısmını tutuyor, yüzde 10’una yakın, bir kısmını onlar oluşturuyor. Bu ihraç sürecinin sonunda da bambaşka bir şey çıktı ve ne kadar reddetseler de, bu listeleri üniversiteler yolladılar. Bunu açıkça kabul etmiyorlar, ama Başbakanlığın oturup bu kadar çok üniversite hakkında bu kadar tesadüfi bir karar vermesi mümkün değil. Bu açıdan baktığımız takdirde, bir kere kurumsal anlamda barış için akademisyenler metninin bir akademik özgürlük meselesi olduğunu görüyoruz. Çünkü kurum kendi özerk mekanizmalarını işleterek, kendi kurallarıyla değil, yukarıdan gelen bir talimata uyarak bütün süreci işletmiş durumda. O yüzden bir kere bu anlamda Jagland’ın sorduğu soru, “bu akademik bir özgürlük sorunu mu?” sorusu, ilk cevabı evet.

            Bireysel açıdan baktığımızda, şimdi “bu suça ortak olmayacağız” metni harika bir metin mi? Ben çok öyle düşünmüyorum, imzacılar arasında da olmadığını düşünenler var, ama sorumuz bu değil. Bu bir akademik özgürlük kapsamı içerisinde değerlendirilen bir metin mi? Bunun da ben bir akademik özgürlük bireysel, kurumsal olmanın dışında bireysel özgürlük anlamında da bir akademik özgürlük sorunu olduğunu düşünüyorum.

            İki yönü var bu iddianın. Birincisi, akademik olarak tartışılması yasaklanan her konunun, artık bir akademik özgürlük sorunu olduğu meselesi. Baştaki Nymphomaniac meselesinin örneğini o yüzden vermiştim. Yani normalde Nymphomaniac her yerde gösteriliyorsa, o kadar önemli bir akademik özgürlük meselesi olarak görülmeyebilir. Ama üniversitede biz onu tartışamıyor noktasına geldiğimiz anda, akademik özgürlük sorunu oluyor.

            Bu bir soru o yüzden akademik olarak tartışılamayacak noktaya getirilmişse, üniversitede tartışılamıyorsa, o bir akademik özgürlük sorunudur. OHAL ve KHK’lerin tartışılamaması gibi, FETÖ kavramının tartışılamaması gibi, 468 bin kişinin terör örgütü üyeliğinden soruşturmasının tartışılamaması gibi. Bunu bana bir meslektaşımız başka bir vesileye, bu size bahsettiğim inek duası meselesi nedeniyle yazıp söyledi. Dedi ki, bundan rahatsız olanlar vardı dedi, onu da hiç dikkate almıyorsunuz. Dedim ki, ne zamanki yasaklanmaz cezalandırılmaz bu faaliyet, o zaman sizin bu görüşünüzü tartışabiliriz. Çünkü akademik olarak tartışabileceğimiz bir husus noktasına gelmiştir. Bu metnin de iyi bir metin olup olmadığını, iddia edildiği gibi tek taraflı olup olmadığını ne zaman tartışabiliriz? Ne zaman ki bu bir disiplin soruşturması konusu olmazsa, çünkü olduğu anda artık akademik özgürlüğün kısıtlandığı bir şeye dönüşmüştür. Bunun, evet böyle kötü bir metin, o yüzden yasaklanması meşrudur noktasına geldiği şeyde.

            Hatta bu kısmen şimdi yürütülen yargısal süreçlerdeki argümanlarla da yapılabilirdi. Ama bu metnin bir ceza hukuku konusu haline gelmesi, hatırlayacaksınız YÖK’ün açıklamasından bahsettim, hepimize yönelik bir saldırı olduğunu söylemişti. Bu konuda haklı, çünkü aslında bir ceza davası konusu haline getirilmesi BAK metninin, sadece BAK metnini yazan imzalayan ve savunanlar için değil, ona karşı olanlar, onu eleştirmek isteyenler açısından da bir akademik özgürlük sorunu yaratmıştır. Çünkü siz herhangi bir sorunu özgür eşit bir şekilde tartışamıyorsanız, karşı taraf bu metinle ilgili bir şey söylediği zaman bir ceza yaptırımının muhatabı olacaksa, artık siz ona karşı olan kişi olarak da özgür değilsiniz. Onu da bilimsel metotlarla çürütme imkânına sahip değilsiniz, çünkü size eşit koşullarda eşit yöntemleri kullanarak, aynı metotlarla tersini söyleyecek olan kişilerin dilinin susturulmuş olması.

            İkincisi ise, BAK imzacıları için yürütülen ceza soruşturmasının bizzat yargılayan bir niteliğe bürünmesi. Yani ilki aslında akademik olarak tartışılamayan bir konu, artık bir akademik özgürlük meselesidir dedik bireysel özgürlük açısından. İkincisi ise, bizzat bu yargılamaların içinde kullanılan değil, çünkü sadece kişinin cezai sorumluluğunu değil, akademisyenliğini yargılayan bir niteliğe dönüştü. Bu Türkiye’de yargılanan İsmail Beşikçi’den itibaren yargılanan tüm akademisyenler için de geçerlidir. Sen akademisyen değilsin, sen gazeteci değilsin denildiği gibi. Akademisyen değilsin, çünkü bu metni yazdın diyor.

            Biraz önce Cumhurbaşkanının sözlerini söylemiştim. Aynı dilin bu kez savcı ve mahkeme kararlarında yer aldığını görüyoruz. Mesela iddianame diyor ki, basın ve yayın yoluyla yurtiçinde ve yurtdışında Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hükümeti, yargı ordu ve emniyet güçleri aleyhine karalama kampanyaları düzenleyerek, PKK/KCK silahlı terör örgütünün cebir şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek ya da yöntemlere başvurmayı teşvik de edecek şekilde propaganda yapıyorsunuz diyor. Bunu da diyor, bilim insanı sıfatını taşımalarından dolayı sahip oldukları özel rol gereği, mensup oldukları Türkiye Cumhuriyetinin haysiyet şeref itibar ve haklarına saygı göstererek yasalarda belirlenen eleştiri sınırları içerisinde yapmamışlardır diyor. Bakın bilimsel özgürlüğün sınırlarını bir savcı çiziyor. Diyor ki, bunun dışında bir şekilde yazıp çizemezsin, amaç bilim olmaz diyor. Şimdi kurumsal anlamda söylediğiniz şeyin, daha vahimleşmiş bir formülasyonunu burada buluyoruz.

            Ne demişti Amerikan Yüksek Mahkemesi? Bir bilim insanının, neyin bilim olduğuna karar verecek olan, neyi anlatacağına karar verecek olan ve kime anlatacak olduğuna karar verecek olan bilim insanının kendisidir ve bu ancak bilimsel metotlarla yargılanıp sorgulanabilir bir şeydir. Ama savcı diyor ki, bilim yapacaksan bu şekilde yapacaksın, aksi takdirde karar veremezsin.

            Şimdi konuştuk, copypaste iddianameler, copypaste yargılamalar ve copypaste mahkumiyetler var. Mahkemeler de, 32.Ağır Ceza Mahkemesi sözde sorumluluk sahibi aydın bir akademisyen olarak diyor veya sözde aydın barışçı demokratik sorumluluk sahibi, sözde aydın akademisyen kimliğiyle bağdaşmamaktadır diyor. Tabii o da komik bir şey oluyor. Sözde aydın şeyiyle bağdaşmadığına göre, demek ki aydın olarak bağdaşıyor, o da ayrı mesele. Her şeyin başına sözde koyuyorlar ya.

            Şimdi bu nokta, yani yargılamanın kendisinin bilimi yargılaması meselesi, ilk başta bunlar yazdıkları makale nedeniyle değil ki denildiği meselenin tersten düşünüldüğü zaman özünde ciddi bir akademik özgürlük meselesi olduğunu bize gösteriyor.

            Çok uzatmayacağım, bir de hakikatle ilgili bir yönü var bunun. Evet, bu çok bilimsel bir eser değil, vicdanları nedeniyle insanlar bu metni yazdılar, ama bir hakikate davet vardı burada. Bütün günlük hayatımızda bizden gizlenen engellenen vesaire şeyleri bir yana bırakıyorum, bu çağrıda söylenilen şey, araştırmaya dayanan verilerle Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komiseri tarafından, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri tarafından, Venedik Komisyonu tarafından, Uluslararası Af Örgütü tarafından, İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından raporlanmış şeylerdi. Aynı dönemde bunların bilgi ve belgeye dayanarak yayınladıkları raporlar vardı. Barış için akademisyenler metni, o nedenle belki tamamlanmış bir eser olarak değil, ama çok açık bir hipotez olarak değerlendirilmesi mümkün bir metindi. Bunu destekleyecek veriler de aslında fazlasıyla mevcuttur.

            Şimdi bağlamak gerekirse OHAL sonrasındaki örnekleri vermiştim ve bunların aslında birçoğu ilk bakışta akademik özgürlüğün bir parçası olarak gözükmüyor. Ama tıpkı bu metne ilişkin yaptığımız saptamaların benzerlerini o verdiğim örnekler açısından da yapabiliriz. İşte ben başta şunu söyledim, hani istifa dilekçemi verdim diye salı günü. Tam da artık üniversitede o kurumsal ve bireysel güvencenin hiçbir anlamının kalmadığını ve akademisyenler olarak bizim tamamıyla çıplak olduğumuz bir yerde, bırakınız özgürleştirmeyi o kurumun bizzat bizim ayağımızın bağı olduğunu düşünüyorum ben. Hani bundan sonra çok dile getirilecek, ama bu nedenle çok karanlık gördüğüm akademik, yani üniversite çatısı altındaki akademik hayatın yürütülmesinin çok zor olduğunu görüyorum.En azından biz şanslıyız sosyal bilimciler olarak .Bilimin üniversite dışında daha özgürce yürütülmesinin, tam da kale olması gereken yerde muhafız olan, içeriye yönelik muhafız olan üniversite yönetimlerinden bağımsız olarak yürütülmesinin, en azından kısa vadede gelecek için bizler için daha umut verici olduğunu düşündüğümü söyleyerek tamamlayayım konuşmamı.

            Teşekkür ederim. (Alkışlar)

BİRİNCİ OTURUM

“Dünden Bugüne Akademi”

İnci GÖKMEN (ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği Başkanı)-Çok teşekkür ederiz. Soru alamayacağız, hemen ilk oturuma başlayalım. Çünkü bütün kayabilecek program. Dolayısıyla Tahsin Yeşildere moderatörlüğünde Sayın İzzettin Önder, Reşit Canbeyli ve Rıfat Okçabol hocaları davet ediyorum.  

Tahsin YEŞİLDERE (Oturum Başkanı)-Merhaba arkadaşlar, Üniversitelerin çok zor durumda olduğunu Kerem arkadaşımızın konuşmasından da gayet iyi biçimde anlıyoruz ve gerçekten bu zor süreçte, ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği’nin böyle bir sempozyumu, kurultay amaçlıydı, ama daha sonra sempozyum şekline dönüştürülen bugünü gerçekleştirmesi oldukça anlamlı. Aslında bu gibi toplantıları çok daha fazla düzenlememiz ve bir araya gelmemiz gerekir. Oldukça kopuk bir durumdayız.

            Üniversite bünyesinde kurulmuş Dernekler bile şöyle bir toplantıda bir araya gelip, tartışma ortamını yaratma konusunda birleşemiyorsa bu durum bile başlı başına sorunların ne kadar büyük olduğunun göstergesidir. Aslında tamamıyla bütünleşmemiz gereken bir durumdayız. Akademik özgürlüklerin yerle bir edildiği, yok sayıldığı, düşünce ve ifade özgürlüğünün hiçe sayıldığı bir ortamda yaşıyoruz. Birçok iktidarlar geldi geçti ama Üniversiteler, bugüne kadar hiç bu kadar yıpratılmamıştı. Üniversitelerin bu kadar sessiz kalmasının da çok vahim bir durum olduğunu ve endişe verici bir durum olduğunu da söylemek isterim.

            Şimdi üç konuşmacımız var, zaman da dar. Ben hemen İzzettin Hocaya… Size vereyim. İzzettin Hoca ilk konuşmayı yapsın, sonra Rıfat Hoca, en son da Reşit Hocaya vereyim.

            İzzettin Hoca İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi emekli öğretim üyesi. Buyurun Hocam.

            Prof. Dr. İzzettin ÖNDER- Sayın Başkan, değerli panelist dostlarım ve değerli meslektaşlarım;  evet, ben 42 yıl eğitim işinde bulunduktan sonra, 11 yıl oldu emeklilik yaşıyorum. Bugün bu ortamda konuşmaktan da garip bir şekilde duygulandım. Çünkü yurtdışında akademisyen olarak çalışan oğlum buradan, ODTÜ Ekonomi ’den mezun oldu. Onun için böyle bir duygusallık içindeyim şu anda. Gökmen Hocaya ve Nihan hocaya, burada bana da konuşma olanağı sağladıkları için çok teşekkür ediyorum.

            Ben iktisatçıyım, hukukçu değilim ve hukuka bir üstyapı kurumu olarak bakıyorum. Aynı şekilde, üniversiteler de bir üstyapı kurumudur. Onun için ben üniversiteyi akademiden ayırıyorum. Bence hiç rastlantısal değil, bu çağırının başlığında “akademi” sözcüğünün kullanılmış olması. Akademi ile üniversitenin ayrıştırılması son derece bilinçli bir tercihtir ve bu toplantının bir akademi konferansı olması da son derece anlamlı geldi bana. Çünkü akademi soyut bir olgudur, onun belirli ölçüt ve kısıtlamalarla somutlaşmış hali ise üniversitedir. Felsefi ve soyut bir olgu olan akademi ile sistemin kurumu olan üniversite arasındaki gerilim ve çatışmanın yansımasından üniversitenin şekillenmesi ortaya çıkar. Sisteme karşı eleştirel konumdaki akademinin, sistemin üstyapı kurumu olan üniversite üzerindeki kısmî hâkimiyeti somut kurumsal yapıda çatışmalara ve baskılamalara neden olmaktadır. 

            Meseleyi açacak olursam; üniversite bir üstyapı kurumu olarak sistemin kurumudur, sisteme eleştirel bakabilir, fakat eleştirinin içeriği ve dozu sistemik dokunun “yumuşak halkası” ndan içeriye girip “sert çekirdek” e nüfuz edemez. Yani üniversite sisteme karşı gelemez. Buna karşın, akademi çok başka niteliğe sahiptir ve akademinin eleştirisi sistemin sert çekirdeğine nüfuz eder. Dolayısıyla, üniversite ile akademi arasındaki çok temel fark, eleştirel yaklaşımların niteliği ve dozu ile belirlenir; üniversite kendisini sistemin özünden uzak konumlandırmaya çalışıp, sistemin özüne dokunmadan yüzeysel iyileştirmelere yönelirken, akademi doğrudan sistemin özüne sirayet etmeye yönelir. İleride konuyu biraz daha açma şansımı saklı tutarak, burada şunu belirtmem gerekir ki, sosyolojik olgulara ve/veya kurumlara yabancılaşmadan bakabilmek ve oluşumu net şekilde anlayabilmek için, sistemin şekillendirerek görüntüsele dönüştürdüğü olguları fetiş yaklaşımla algılamadan uzak durmak gerekir. Üniversiteyi sistemsel kurum olmaktan soyutlayıp, salt akılsal yaklaşımla toplumun üstünde ve ona ışık tutan doku olarak gördüğümüzde, aslında üniversiteden farklı sosyal olgu olan akademinin radikal-eleştirel işlevini üniversiteye yüklemiş oluruz. Akademiyi üniversitede özümseyen, soyutu somut içinde eritmeye çalışan böylesi fetiş yaklaşım, üniversite-sistem ilişkisini ve üniversitelerdeki çatışmaları anlamamızı engellediği gibi, akademiyi de toplumsal yeri ve işlevi itibariyle alt düzeylere çekmiş olur.

            Yukarıda yaptığım kaba ayırım üzerinde biraz daha durup, akademi olgusunun ve üniversite kurumunun yapılanmasına ve yapıların korunması mekanizmalarına kısaca bakalım. Akademi, toplumların evrensel bilim ve serbest düşünce kalıp ve sonuçlarının oldukça serbest ortamda geliştirilmiş ve özümsenmiş muhassalasının tartışıldığı ve oluşturulduğu alandır. Bu muhassalanın oluşumundaki tek baskı ulusal ve/veya uluslararası sistem ideolojisidir. Diğer bir deyişle, mutlak serbesti ya da fanusta düşünme gibi bir model yeryüzünde mevcut olmadığına göre, akademi dahi, doğal olarak baskı altındadır. Ancak bu baskı, Althusser-vari devletin ideolojik ya da baskı araçları şiddetinde olamayacağından –baskıcı yönetimlerde bu dahi olanaklı olabilir!- akademi alanında düşünce ve tartışma serbestisi en ileri düzeye taşınmış olur. Buna karşın, sistemin yapı ve idame taşlarından biri, hatta en etkili kurumu olan üniversite, doğrudan Althusser araçlarının etkisi ve şiddeti altındadır. Bu etki, öğretim üyeliği camiasına giriş koşullarından, atanma, yükseltme koşullarına dek her aşamadaki güçlü denetimle etkili şekilde sağlanır. Akademik ürünlerin saygın dergilerde yer bulabilmesi, böylece kariyerde puan biriktirilmesi, anlaşılamaz şekilde akademisyen üzerinde “sisteme riayet, uyma” baskısı oluşturur. Çünkü üniversite, kurum olarak sistemi korurken, içerideki akademisyenler de -belki de farkında olmadan(!)- kurumu ve kendi çıkarlarını koruma adına “sembolik şiddet” uygulayarak farklı ölçütte yaklaşım yapanları dışlar. Bu süreç bir çeşit kurumsal bağışıklık sisteminin çalışmasını yansıtır. Üniversite kurumu sistemi koruma görevini yerine getirirken, sembolik şiddet uygulaması ile kurumsal bağışıklık sisteminin çalışması da kurumu koruyarak sistem-kurum birlikteliğinin güvencesini sağlamış ve güçlendirmiş olur. Akademide ise sistemik koruma mekanizması bulunmadığından, serbest giriş ve eleme sistemi akademiye geniş bir özgürlük alanı sağlar. Hal böyle olunca, akademi özgür fikirlerin tartışıldığı ve eleştirildiği bir yer olarak oluşup gelişirken, üniversite kalıplaşmış düşüncelerin şeklen tartışılarak ana görüşün dondurulduğu kurum olarak ortaya çıkar.

            Sistemik ideolojinin örtülü baskısı altında olmakla beraber, görece rahat tartışmalı ve eleştirel ortamda gelişen akademi ile genel sistemin siyasi baskısı yanında bizzat kurumun sistemik şiddet uygulaması altında ortaya çıka(rıla)n üniversite arasındaki gerilim toplumsal süreci etkilerken, aynı zamanda ondan da etkilenir. Dolayısıyla soyut düzlemde akademinin ve somut düzlemde üniversitenin gelişme ve şekillenmeleri bu iki güç arasındaki potansiyele göre belirlenir.

            Akademi ile üniversitenin olabildiğince içiçe geçmiş ya da ayrışmış olma konumlarını belirleyen etmenler ekonomik sistem ve ekonominin gelişmişlik aşamasıdır. Her sistem bir bütünsellik olarak kendini korumaya ve dışsal ögelerle mücadeleye yöneleceğinden, basitleştirme adına, sistem ögesini veri alarak, konunun salt sermayenin ve ekonominin gelişmişlik düzeyi bağlamında irdelenmesinin uygun olacağını düşünüyorum. Genel sistemik ideoloji, toplumsal süreç ve kültürel-demokratik gelişmişlik düzeyi akademiyi şekillendirirken, siyaset dolaylı ve dolaysız yollardan üniversiteye müdahale eder. Batılı ileri ülkelerde de ana çatı olarak durum bundan pek farklı olmamakla beraber, yaşanan varsıllık, bir yandan üniversiteye fazla sistemik görev yüklememekte, diğer yandan da toplumsal sorunlar çok şiddetli hissedilmediğinden akademinin işlevlerine yönelik dinamikler güçlü gelişememektedir. Aşırı varsıllığın sosyo-ekonomik sorunları kısmen perdelemesi, maalesef, bazı istisnalar dışında, aynı anda akademinin de sistem farkındalığını zayıflatabilmektedir.

            İçsel koşullar olarak sermayenin gelişmişlik düzeyi ve üretim ilişkilerinin gelişme aşaması yanında, ekonominin küresel sistemden izole olması ya da küresel sistemle bütünleşmesi de akademi ile üniversite arasındaki mesafeyi belirleyen önemli etkendir.  Örneğin, Türkiye’de 1980’lerde yaşanan küresel sistemle yakınlaşma üniversite dokusu üzerinde fevkalade güçlü etki oluşturmuştur. Bu bağlamda, YÖK oluşumu ve üniversitenin baskı altına alınması hiç de rastlantısal değildir. Çünkü 1980’lerden önce Ankara Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi gibi büyük üniversitelerde sosyal alanda oldukça serbest ve farklı sistemleri çağrıştırabilecek güçlü görüşler geliştiriliyor idi. Diğer bir deyişle, akademi biraz daha üniversitenin içindeydi bence, çünkü o dönemde burjuvazi toplumsal doku ve sistem üzerinde gereği kadar başat değildi. 1980’lere gelene dek ülkede sanayileşme de ileri düzeyde değildi ve ekonomi dünya sistemiyle tam anlamıyla bütünleşememişti. Büyük üniversitelerde homojen-sistemik görüşlü hocalar yanında sol görüşlü hocalar da barınabiliyordu. 1980 öncelerinde bir tür akademi üniversite kaynaşması olarak görülebilecek bu durum, dünya ile yakın bütünleşme aşamasında siyaseten tahammül edilebilir bir görüntü oluşturmuyordu, oluşturamazdı da. Küresel bütünleşme neticesinde üniversitenin kurumsal doku yapısı ve görüşünü üzerinde gerekli uyumlaştırıcı müdahale gerekiyordu ve bu müdahale üç koldan yapıldı. Müdahale, birinci aşamada cerrahi nitelikli 1402 sayılı yasa ile ayıklama şeklinde; ikinci aşamada alttan ve kurullardan yükselen otonom yönetim yerine üstten atamalı yönetim sisteminin oluşturulması şeklinde; üçüncü aşamada ise üniversiteyi özel kesime açıp sosyal bağışıklığın yok edilerek düzenlemenin yerleştirilmesi şeklinde yapıldı. Böylece ülke ekonomisi küresel sistemle bütünleşme yoluna girerken, yürüyüşe engel oluşturabilecek üniversite de uluslararası burjuvazinin olduğu kadar iç sermayenin de üst-yapı kurumuna dönüştürülmüş ve akademi-üniversite ayrışması netleştirilmiş oldu. Diğer bir deyişle, 1982 YÖK operasyonu küresel ekonomik sermayenin ulusal kültür sermayeye galebesi olarak değerlendirilmelidir. 

            Değerli meslektaşlarım, böyle baktığımızda, sanırım oluşumu netleştirebiliyoruz. Batı ülkeleri, kalkınma yolundaki ülkelerden çok daha güçlü sermaye yapısına sahip olduğundan, üniversiteleri de çok daha homojen ve sermaye-görüşü ağırlıklıdır. Nitekim 2008 krizinde yoksullaşan insanlar, belki de bilinç-dışı olarak, üniversite ile ilgili ümitlerini öylesine kaybetmişlerdi ki, üniversite kapılarında değil, parklarda sergiledikleri protestolarla sisteme karşı direniyorlardı. İngiltere Kraliçesi ise, belki sisteme ve dünyaca ünlü üniversitesine o denli güveniyordu ki, krizi neden öngöremedikleri için ünlü Londra İktisat Okulu’ndan hesap soruyordu. Görülüyor ki, sermayenin güçlendiği durumlarda öylesine ideolojik ışınlama yaşanabiliyor ki, üniversite kurumu –toplumsal sorunlara yabancılaşma pahasına-  teknik boyutta standartlaşıp otistik yapıya bürünürken, akademi ise fark edemediği kuşatılmışlıkla bir bakıma üniversiteleşebilmektedir. Şu halde, üniversite-akademi ayırımı her zaman ve her koşulda net olarak görülebilir olgular değildir. Sermaye ve ekonominin gelişmişlik düzeyi –bu ifadeden ne anlaşılırsa!- akademinin üniversiteye duhulüne, yani renksizleşerek üniversitenin sistemi besleme gücünün yükseltilmesine katkı yapmasına yol açabilmektedir.

            Şu hale göre, sermayenin ve ekonominin gelişmişlik düzeyi ile üniversite-akademi ilişkisi arasında çok yakın bir ilişki söz konusudur. Şöyle ki, genel bir yaklaşımla, sermaye ve ekonomik kalkınma düzeyi ile akademinin gelişmesi arasında, giderek zayıflıyor olmasına rağmen ters, üniversitenin güçlenmesi arasında ise düz ilişki vardır. Alt-yapı olarak ekonomik süreç geliştikçe üniversiteyi kendisini besleyecek güçlü kuruma dönüştürebilmekte, akademiyi ise, zayıflatıyor olmasına rağmen giderek soyut alanlara itebilmektedir. Günümüzde gelişmiş ekonomilerdeki üniversitelerin ve filozofların durumu ortadadır. Hatta teknoloji hâkimiyetiyle kültürümüz, müziğimizvsüzerindeki ciddi sermaye tasallutu çok açıktır. İleri ülke üniversiteleri ile Türkiye üniversiteleri aynı içerikli eğitim yaptığı, hatta çoğu durumda ileri ülke kitapları doğrudan ya da tercüme yolu ile ülkemizde eğitime sokulduğu halde, nasıl oluyor da ileri ülke üniversitelerinin sakin ortamına karşın ülkemizde üniversiteler tartışmalar/çatışmalar ya da baskılayıcı politikalar altında yaşamını sürdürmektedir? Bu farklılığın sebebi, ileri ülkelerde varsıllığın sosyal sorunların boyutunu perdeleyerek üniversitenin bilimsel uğraşı alanlarına ciddi sosyal problemlerin taşınmamasına karşın, gelişmekte olan ekonomilerde sosyal sorunların üniversitelerde zorlanan görece özgürlük ortamında tartışmaya açılmaya çalışılması ve sonuçta baskılanmasıdır. Ülkemiz ve gelişmekte olan ülkeler üniversitelerinde yaşanan çatışmalı ortamın diğer bir nedeni ise, yabancı ülkelerden aktarılan bilgilerin ülke sorunlarına yabancı kalması ve bu bilgilerle donatılan akademisyenlerin ülke sorunlarına yabancılaşması olarak görülebilir. Bu durum, kurum olarak üniversiteyi, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında çoğu durumda yararsız bilgi aktarımı yoluyla emperyalist baskı altına alma aracına dönüştürebilmektedir. Ülke varsıllığının güçlü olarak baskılayamadığı toplumsal dirençler ve üniversite, özgürlük mücadelesinde önemli bir avantaj olarak görülebilir.

            Değerli meslektaşlar, sermaye ve burjuvazinin ajanı siyasetin baskıladığı üniversite ile sistemin ideolojik kuşatmasına rağmen oldukça özgür düşünce geliştirebilen akademi arasında bilgi edinme ve işleme bakımından da önemli farklar oluşabilir. Şöyle bir örnekle bu durumu açıklayabiliriz. Örneğin, küreselleşme hemen tüm ülkelerde genel üniversite çevresinde ileri düzey demokratikleşme ve ülkesel ve küresel refahı yükseltici gelişme olarak topluma yansıtıldı. Hatta çok önceleri ünlü iktisatçı Samuelson dahi, Myrdal’ın görüşünün aleyhine, faktör fiyatlarının eşitlenmesi vb görüşlerle sermayenin ucuz üretim bölgelerine kayacağını ve bunu olumlu süreç olarak açıklayabildi. Oysa sermaye ve burjuva etkisinden azade olan akademi, tüm olguları yüzeysel göründüğü şekli ile değil de derinlemesine ve nedensellik ilişkisi içinde ele alarak, küreselleşmeyi ekonomik süreçlerle devreye sokulan emperyalizmin yeni aşaması olarak tanımladı ve topluma anlatmaya çabaladı. Ne hazindir ki, halkın çok büyük kesimi akademik çözümlemenin derinliğini algılayamadı ve güçlüler lehine kendi güçsüzlüklerinin daha da erimesine sebep olma cehaletini sergileyebildi. Bir olguya bilimsel yaklaşım salt görüntünün algılanıp yansıtılması olamaz; bilimsel yaklaşım, olgunun oluşum sürecinin nedensellik ilişkisi bağlamında arka planı ile ele alınmasını gerektirir. Salt ham bilgi niteliğindeki anlık oluşum ve görünüşlerin algılanması ve aktarılması, belki bilgi olabilir, fakat bilimsel çaba olarak asla değerlendirilemez. İlk ve görüntüsel bilgi yanlış ya da yanıltıcı dahi olabilir. Küreselleşmenin derinliğine analizi, ham görüşlerin savladığı gibi, sürecin gelişmekte olan ekonomilere teknoloji getireceği ve cari açığı kapatabileceği bir gelişme olmadığını ortaya koyabilirdi. Sermaye ve burjuvazinin emrinde olarak üniversitenin savlarının hiçbiri gerçekleşmeyecekti, zaten gerçekleşmedi de! Hatta aynı bağlamda, siyasi iktidarların gidişatını, “önceden şöyleydi, şimdi değişti” gibi bilimsel hiçbir nitelik taşımayan görüşler de, anlık görünüşün değerlendirilmesi olup, tarihsel nedensellik ve sürece oturtulmadıkları için akademik olarak görülemez.

            Sermayenin ve burjuvazinin etkisi altında bir kurum olan ve sembolik şiddet mekanizmasıyla kendisini korumaya alan üniversitede bilgi üretiminde nedensellik ilişkisi sağlıklı olarak geliştirilemez. Bunun sebebi, nedensellik ilişkisinin ortaya koyabileceği sonuçların sistemin özünü hedeflemesidir. Eğer bir sosyo ekonomik oluşum sistem ve sermaye etkisi ve amacı doğrultusunda gelişmiş ya da geliştirilmiş ise –ki, aksini düşünmek tutarlı sistem mantığı ile uyuşmaz- nedensellik analizi sistem tarafından radikal olarak algılanır ve baskılanır. Bu noktada akademi ile üniversite çok net olarak ayrışır. Sistemin üst-yapı kurumu olarak üniversite radikal eleştirilerle sert çekirdeğe girmeye cesaret edemeyeceği gibi, çoğu zaman durumu algılayamaz da. Örneğin, sosyal bilimler alanında işlenen ve genç dimağlara zerk edilen bilgilerin hangi ekolün ürünü olduğu belirtilmemekte, hatta –ahlaki görüntü süsü verilerek- bilimi siyasetle karıştırmama(!) görüntüsünde, “bilime siyaseti karıştırmayalım” gibi fevkalade anlamsız söylemlere de yer verilmektedir. Böylece üniversitede bilim görüntüsü altında işlenen ham bilgi desteğiyle sermaye ve siyaset görüşü kavramsallaştırılarak desteklenmiş olur. Akademinin bilgi ile bilimselliği ayırma özelliği ve amacı, sürdürülen faaliyetlerin sermaye ve sistemin boyunduruğundan çıkartılıp, halkın yararlanmasına sunulmasına yöneliktir. Bu açıklamaların ışığında ekonomi öğretisine baktığımızda, yaşanan krizler, savaşlar, yükselen yoksulluk ve doğanın tahribatına rağmen, neden hep tek ekolde ısrar ederek, hâlâ klasik öğretiden sapamadığımızı anlamamız kolaylaşmaktadır  .

            Akademi-üniversite karşılaştırmasında bir diğer ilginç örneği de küreselleşmenin ulus devlet yapılanmalarındaki değişimin yorumlanma biçimi oluşturabilir. Küresel ve ulusal sermaye güçlerinin etkisi altında üniversitenin küreselleşme ile ilgili yorumu küreselleşmenin ulusal refaha hizmet edeceği şeklinde gelişti. Oysa küresel ve ulusal sermaye baskısından bağımsız akademinin yorumunda ise, yaşanan süreçte sanal küresel federal sistem benzeri bir bütünleşmenin oluşturulduğu, ulus devletlerin ise sanal federal sistemde birer sanal eyalet benzeri yapılara dönüşeceği gibi, ilk bakışta uçuk görünen, ancak sistemler oturdukça daha net anlaşılabilecek görüşlere yer verdi. Ulusal devletlerin sanal eyalet benzeri konuma indirgenmeleri, özellikle de sanal federal sistemin güçlü devlet ya da devletlerine karşı veya uluslararası etkileşim oluşturabilecek kararlarda geçmişte olduğu kadar bağımsız ve yetkili olamayacakları anlamına gelir. Böylesi sanal eyalet yapısındaki ulusal devletlerde merkezle uyumlaşma adına yönetsel baskı oluşturularak, adalet sistemi ve mekanizmasının araçsallaştırılması, gerektiği durumda olan-biteni algılama ve topluma yayma niteliğini haiz kurum ya da örgütleri işlevsizleştirme veya baskılama gündeme gelebilir. Bu süreçte üniversite de sistemin yanına geçerek varlığını sürdürmeyi yeğlerken, tam tersine akademi, ödeyebileceği bedeller pahasına, özgürlük alanını genişleterek emperyalizmin ve burjuvazinin çıkarları aleyhine genel halkın çıkarlarını savunmaya yeltenir. Türkiye’deki son gelişmelerin bu pencereden irdelenmesi, yaşananların pek de olağanüstü olmadığı izlenimini vermektedir. Küreselleşme ile yaşanan ekonomik ve siyasal bağımlılığın yükselmesi karşısında sesini yükselten ve yükseltebilecek resmi ve sivil kurumların baskılanmasını, durumu perdelemek şeklinde yorumlamak sermaye ve burjuva hâkimiyetindeki üniversitenin değil –keşke olsa!- risk yüklenen akademinin alanı olarak görmek yanlış olmasa gerek.

            Değerli meslektaşlarım, Bologna sürecine baktığımızda da ulusal üniversitelerin birbirlerine benzerleştirilmesinin anlamını bu bağlamda yorumlayabiliriz. Küreselleşmede hemen tüm kurumlarda homojenleştirme ve uyumlaştırma yaşanırken, bu sürecin bir kriteri olması lazım ise, bu kriter kim tarafından, ne olarak ve nasıl belirlenmektedir? Daha doğrusu, kurumlar hangi ihtiyaç doğrultusunda, hangi ölçüte göre homojenleştiriliyorlar? Eğer homojenleştirme genel varsıl ülkelerin uygulama ve gereksinimlerine göre gerçekleştiriliyorsa, uygulama ne tür bir yapılanmanın üzerinde hangi gereksinime göre dayatılmaktadır? Bu ilişkilerin temelini kim belirliyor, diye baktığımızda, başat üretim ilişkileri karşımıza çıkar. Buradan çıkarılacak iki sonuçtan biri, oluşumda halk yararının değil, sermaye yararının öncelikli olduğudur; ikincisi ise, eğer oluşumu desteklemede üniversite etkili amil oluyorsa, üniversite de halka hizmete değil, sermaye çıkarına hizmete yönelmiş demektir. Sistemim üst-yapı kurumu olarak görülen üniversiteden, sermayenin fevkalade güçlendiği ve uluslararasılaşarak gücüne güç kattığı dönemde güçlü finans yönlendirmesi, hatta direktifi dışına çıkması beklenemez. Üniversite-sanayi işbirliğini ya da öğretim üyelerinin pat-time sistemi ile özel kesime destek vermesinin böyle yorumlanabileceğini düşünüyorum. Bir kurum olarak üniversitenin, farkında olarak ya da olmayarak, sembolik şiddet uygulaması ile kendini koruma refleksi de, özünde sistemi koruma refleksinin yansımasından başka bir şey olarak görülemez.

            Üniversite önemli bir kurumdur. Fakat ben üniversiteden daha mühim olarak akademiyi görüyorum. Onun için bitirirken, hem yapılan davette “akademi” kavramının kullanılmış olmasına, hem de böylesi bir toplantıya davet edilmeme tekrar teşekkür ediyorum. Tüm tartışmalar bizi farklı noktalara çekiyor olsa da, üniversitenin değerli bir kurum olduğu bilincini yaşatırsak, onu olabildiğince akademi öz ile doldurmaya ve sermayenin tasallutundan kurtarmaya çalışabiliriz. Aslında üniversitelerdeki huzursuzluk ve kısmi çatışmaların özünde böylesi gerilimin yattığını düşünüyorum. Hatta sistemsel ve sınıfsal mücadelenin akademiden üniversiteye taşınması çok değerlidir, çünkü böylece kurum mücadele alanına çekilmiş olur.  

            Konuşmamı sonlandırırken, şunu sormak istiyorum: ileri ya da geri ülkeleri şöyle gözden geçirirsek, günümüz dünyasında akademi dokusu var mı? Şöyle ya da böyle var olduğunu düşünebiliriz. Ama dikkat edelim; artık Kant’lar yok, Hegel’ler yok artık, Marks’lar vb yok. Şimdilik kültür sermayesinin ekonomik sermayenin önünde seyretmesine bağlı olarak Avrupa merkezli aydın yetişebiliyor. Bunun tersi durumun yaşandığı ABD, yani ekonomik sermayenin kültür sermayenin önünde seyrettiği varsıl ülke ise, ne yazık ki akademi üretmede daha geride durmaktadır. Üniversite ne derecede salt anlatma-aktarım uygulamasından vazgeçip, analiz ve tarihsel nedensellik yöntemi ile çözümlemeye yönelirse o derecede risk alır ve akademileşir. Salt anlatım-aktarım uygulaması değerli olmayan bir çabadır. Anlatım-aktarım uygulaması ilk aşama bilgi edinme süreci olabilir, o kadar. Kaldı ki, böylece salt görüntüden elde edilen ilk bilgi gerçeği yansıtmayıp, salt bir görüntü de olabilir. Çözümlenemeyen ve anlaşılamayan ilk bilgi hazmedilerek öğrenilemez, ancak geçici süre için hafızada ezberlenmiş –hamallığı yapılmış- olarak tutulabilir. Üniversite sermaye tasallutundan kurtulmadıkça, ezberleme yoluyla eksik ya da yanlış bilgi hamallığından sıyrılıp, bilimselleştirme yöntemiyle hazmedilip doğru bilgiye ulaşma gayreti de geliştiremez. Ne var ki, her bilginin özüyle doğru elde edilmesine sermaye izin vermez. Eğer Y değeri X değişkenin sonucu ise ve Y değerinde bir hata görüyorsak, düzeltmemiz gereken yerin X değişkeni olduğu açıktır. Bu ilişkiyi sistem mantığına uyarlayarak, hatayı Y değerinde görüp, paradigmayı değiştirmeden, sistem için kısmi düzeltmeye giderek göz boyayıcı demokratik görüntü sergileyebiliriz, fakat etkili sonuç alamayız, çünkü hata orada değildir. Zaten etkili sonucu sermaye ve burjuvazi arzulamadığından, X değişkenine ulaşarak kalıcı çözüme yönelmeyi engelleyip, salt yüzeysel çabalarla yetinmeyi yeğler. Çünkü X değişkenine müdahale sert çekirdeğe girmek, yani sistem dokusunun özüne inmek ve orada değişiklik yapmak anlamına gelir. Akademi-üniversite ayırımı, çok net hatlarla buradadır. Üniversite risk taşımaz, sistemin kurumudur ve ona hizmet sunar; akademi ise risk taşır, halkın hizmetindedir. Ekonomik sistem veri olarak, üniversite sistemin ideolojisini kavramsallaştıran ve yayan başat bir üst-yapı kurumu olarak oluşup gelişirken, akademi diyalektik ilişki içinde sisteme eleştirel doku olarak gelişir. 

            Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

            Tahsin YEŞİLDERE (Oturum Başkanı)-İzzettin Hocaya teşekkür ederim, süreyi çok iyi kullandı. Dünden bugüne akademi bu oturumun konusu, aklıma bir şey geldi Kerem konuşurken BAK davasından. Askeri rejim 1980’de üniversiteyi hedef almıştı ve üniversiteyi zapturapt altına alma konusunda 1982’de Yüksek Öğretim Yasasını çıkardı. Üniversiteleri tek bir tip haline getirmeye çalıştı. O sırada bizim başımıza da şöyle bir olay gelmişti. Yaşar Kemal’in yargılanması davası tutuklanması konusu vardı. Yaşar Kemal’in o bildirisine kitabına biz de imza atmıştık bir grup insanla beraber. Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanmıştık. Ben, bu BAK davasında savunma vermedim, ama mahkemeye şunu ifade ettim. 80’lerde üniversiteler yine zapturapt altına alınmıştı, her gelen hükümet de üniversiteler üzerinde kendi hegemonyasını sürdürmeye gayret gösterdi. Hatta Süleyman Demirel’le yaptığımız birkaç konuşmada, üniversiteler ne kadar sessiz ve sakin oturturlarsa, onlardan fikir çıkmazsa biz çok rahat ederiz iyi çalışırız, ama üniversiteye dokunursak durumumuz çok vahim olur demişti.

            AKP iktidara geldiğinden itibaren üniversite üzerinde baskılar oluşturarak susturmaya çalıştı. Gelinen noktada rektör seçimlerinden tutun da, şimdi bir Milli Eğitim Bakanı Müsteşarı rektör olarak atandı, yasayı hemen günübirlik değiştiriyorlar. Sırf damadın arkadaşı ve damat ile aynı okulda okudu diye Fatih Kolejinde, Cerrahpaşa Üniversitesi diye acayip bir üniversite yarattılar, oraya rektör atadılar. Dokuz Eylül’de de siyasetçi birisini, AKP’den daha önce milletvekili olan birisini rektör olarak atamak üzere o yasaları değiştirmişlerdi, şimdi tümden kaldırdılar. Profesör olması yeterli oluyor. Gerçi bunu da tartışmamız gerekiyor, üç yıllık mı olması, profesör mü olması, doçent mi olması, ne olması? Kendi içimizde tartışarak karar vermemiz gerekir, ama tepeden yapılıyor bu işler.

            Üniversite dediğimizde aklımıza akademik özgürlük gelir, düşüncenin özgürce ifade edildiği alanlar gelir, O askeri dönemde yani 80’lerde bir gurup insan DGM’de düşünce ve ifade özgürlüğünden yargılandık ve beraat ettik. Ama bugün güya sivil bir iktidar var ve bizleri BAK (Barış Akademisyenleri) davasında sırf barış talebinde bulunduğumuz için hiçbir yasal dayanağı olmadan hâkimler soruşturuyorlar ve bir yıl üç ay mı? Ne ceza veriyorlar ve erteliyorlar. Buna karşı siz bu cezayı reddederseniz, kabul etmezseniz bu cezayı çekmekle yükümlüsünüz. Bazı arkadaşlar kabul etmedi, etmeyecekler de biliyorum, belki ben de etmeyeceğim. Benim bu ikinci davam oluyor. İkinci davam olunca, aynı davadan içeri atılma durumum da var. Ama buna direnmemiz gerektiğini düşünüyorum. Üniversiteleri zapturapt altına aldırmamamız gerektiğini düşünüyorum.

            Gelirken konuştuk, 80’de üniversitede pazartesi günü bayrak indirilirdi, cuma bayrak çekilir ve İstiklâl Marşı okutulurdu, hocalar dizilir asker nezaretinde. Bunları da gördü üniversite. Kenan Evren “bu bayrağın ucundan tutun” desek, öğretim üyeleri kaç para vereceksiniz der diye de televizyonlarda bağırdı. Aynı şeyi bunlar da söylüyor, mankurt diyor, şu diyor bu diyor, cahillikle ifade ediyor. Dolayısıyla üniversite sürekli zapturapt altında ve baskı altında, ama bunu kırmamız gerekir. Kırmamız için de bu tip toplantıları çok daha fazla yapmamız lazım.

            Rıfat Hocaya bırakıyorum sözü.

            Prof. Dr. Rıfat OKÇABOL- Ben ne yapmamız derdinde değilim, ben ne konuşacağımın derdindeyim. Şimdi biraz önce İzzettin’den sonra talihsiz bir konuşma hazırlamışım, onun için talihsiz bir durumdayım. Çünkü daha çok “üniversitelerde ne oluyor?”a değineceğim.

            Şimdi mesela Tahsin’in verdiği örnekten hareketle, rektör atama yöntemi değişti. Birden söyleyince hatırladım, sizler de hatırlarsınız. 2007-2008’de bir ara 15, bir ara 17 tane devlet üniversitesi açtı AKP hatırlarsanız ve o sırada yasaları değiştirdiler. Yeni üniversitelere kendi istediği kişileri atama yönünde yasaları değiştirdiler. Ama o zamanın Anayasa Mahkemesi, şu anda hâlâ geçerli olan, şimdi rakamlarını hatırlamıyorum, ama diyelim ki söylediğim rakamlar doğru, Anayasanın 130 ve 131.maddelerine aykırı bulduğu için akademik özgürlüğe, üniversitenin özerkliğine aykırı bulduğu için rektör atamayla ilgili maddeleri iptal etti. O anayasa maddeleri aynen geçerli, ama Anayasa Mahkemesi de hâlâ duruyor, ama 29 Ekim 2016’daki OHAL kararıyla rektör atama yetkisini eline aldığında iptal etmedi. Hadi o OHAL’le ilgiliydi, ama şimdi OHAL kalktı, yine Anayasa Mahkemesi iptal etmiyor, ama belki de doğru konuşmuyorum. Çünkü Anayasa Mahkemesinin iptal etmesi için birilerinin başvurması gerekiyor. Şu andaki reis zaten yasayı değiştiren kişi, anayasaya başvurmadığına göre bilmiyorum bilen var mı? Mesela muhalefet dediğimiz CHP başvurdu mu Anayasa Mahkemesine, ben bilmiyorum. Ama öyle bir talihsiz durum var. Tabii talihsizlik durum nedense, bizim kabahatimiz değil akademisyen olarak, haşa bizim kabahatimiz değil, hep dışarıdan kabahatler var. Ama bu kademe deyince, ben de…

            Esasında teşekkür etmem lazım beni çağırdığınız için, emekli adam, Türkiye’nin bir köşesinde yaşıyor. Bir de ne kadar olsa da ODTÜ yönetimine de teşekkür etmek lazım. Çünkü benim gibi bazı arkadaşları artık üniversitede herhangi bir şekilde konuşmacı olarak izin vermeyen üniversitelerimiz var. Buraya gelebildiğimize göre, hâlâ bir gıdım fark var. Mesela aynı toplantıyı Boğaziçi Üniversitesinde yapabilir miyiz bilemiyorum. Mimar Sinan’da yapamayız. Böyle Boğaziçi geldiğinde de ne dediğimi unutuyorum.

            Şimdi dünden bugüne akademi deyince, şimdi İzzettin’in de konuşmasına bakınca, buradaki havaya da bakınca, hepimizin aklına üniversite geliyor. Hiçbirimizin aklına, benim aklıma –bilmiyorum hiçbirinizi- TÜBA gelmedi mesela. Koca adı üzerinde Türkiye Bilimler Akademisi var, ama aklıma gelmedi. Şimdi buradan hareketle niye aklıma gelmedi? İşte belki hepiniz biliyorsunuz da, söyleyeceğim şey 2009’du galiba bir bilim raporu hazırladılar. Benim gözümde TÜBA o zaman bitti zaten, o bilim raporuyla kendini bitirdi. Merak ederseniz okuyun.

            Ondan sonra 651 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle 2011’de biliyorsunuz TÜBİTAK’ın yapısı tamamen değişti. Artık o zaman resmen TÜBA AKP’lileşti. Tabii bizim akademisyenlere hep suçumuz yok diyorum ya, işte o aklıma geliyor, TÜBA aklıma geliyor. TÜBA bayağı seçkin kişilerin üye olduğu 2011’den önce bir kurum, ama o yasal değişikliğe karşı kaç kişi istifa etti, 30 kişi mi? 40 kişi istifa etti, diğerleri benimsedi. Aynı şeyi üniversiteler yaptık yaptılar, sonunda biz de yaptık. Ne oldu? 6 adayı seçtik, ama en çok oy verdiğimiz adayı rektör yapmayınca, biz üniversite mensupları olarak içimize sindirdik.

            Boğaziçi Üniversitesinde Türkiye’deki seçim tarihinin en yüksek oyuyla seçtik eski rektörü, yüzde 86 oyla seçtik, dört ay filan atanmadı. Dört ay sonunda Cumhurbaşkanı birisini atadı, bizim üniversite teslim oldu. Bir gıdım tepki göstermediler. Şimdi öyle olunca, zaten akademi diye bir şey kalmıyor. Yarın öbür gün akademi üniversite konuşacak mıyız konuşmayacak mıyız bilmiyorum, çünkü…

            Başka bir şeye geçeyim. Şimdi üniversitelerin uygulamaya yönelik hareketine görüntüsüne ben önceleri üniversitenin AKP’lileşmesi diyordum. Benim yazılarımı okuyanlar varsa, vurgu olarak AKP’lileşmeden bahsediyorum. Bunu öncelikle bildiğiniz gibi 2008’de başladı, 2007’de Abdullah Gül AKP noteri gibi cumhurbaşkanı olunca, Özcan’ı atayınca, Özcan zaten ne yaptı hatırlayın. Cumhurbaşkanını ziyaret ettikten sonra Meclis Başkanlığına gitti ne dedi? Beni dedi Başbakanla Cumhurbaşkanı uyardı, aman ağzını sıkı tut, yoksa bizi defe tutarlar. Şimdi YÖK Başkanı bu işe başladığı vakit zaten ne anlama geldi? Bu YÖK AKP’lileşecek anlamına geldi. Kısa sürede üyeler YÖK AKP’lileşti, arkasından üniversitelerde rektör atamasını biraz önce söylediğim gibi hep ağırlıklı olarak Boğaziçi ODTÜ’de olmadı, ama düne kadar ya da iki ay öncesine kadar üç ay öncesine kadar, hep yandaş insanlar atandı. Dolayısıyla üniversiteler AKP’lileşti.

            Ama ne oldu? Şimdi AKP’lileşmesinin nedeni ne? Hem hükümet YÖK’ü üyesi seçenler AKP’li, hem Cumhurbaşkanı AKP’li olarak hareket etti. Ama biraz nüans farkı vardı, işte kimimize göre FETÖ’cüydü, kimimize göre bir şeydi Abdullah’ın atadığı. Dolayısıyla yakın zamana kadar, o zaman da şu: Cumhurbaşkanının cumhurbaşkanı oluşuna kadar, 2014 müdür nedir? Tam tarihleri hatırlamıyorum. Cumhurbaşkanı olduktan sonra, artık hükümet Erdoğan’ın adamlarını atıyor. Cumhurbaşkanı olarak kendi adamlarını atıyor, artık YÖK AKP’lileşmedi, şu anda YÖK reisleşti mi diyeyim, başkanlaştı mı diyeyim. Tabii onun uzantısı da artık üniversiteler giderek başkanlaşıyor. Şimdi reisleşiyor demek tutmuyor, reis deyince insanın aklına balık filan geliyor, taka geliyor, başkanlaşınca daha ciddi oluyor. Baş yok mesela şu anda.

            Şimdi ben baş yok demiyorum, esasında YÖK de kendisine, okuyanlar vardır birkaç ay önce şey hazırlamış. Vakıf Yüksek Öğretim Kurumları diye bir rapor hazırlamış YÖK, gören var mı bilmiyorum; Allah dostlara şenlik, evlere şenlik bir rapor. Şimdi vakıf yüksek öğretim kurumları deyince ne beklersiniz? O kurumların olumlu yanlarını, olumsuz yanlarını, sisteme etkisini, sisteme olumsuzluklarını beklersiniz. Yok, koca koca YÖK üyelerini, bir tanesi YÖK üyesi bir tıpçı, onun yardımcısı… Şeyde karıştırabilirim, biraz önce söyleyeceğimle. Her neyse, bir yüksek öğretim denetleme kurulu üyesi, sonra toparlarsam söylerim. Rapor hazırlıyorlar, 64 tane vakıf üniversitesi için koca raporda böyle bir sayfa var. Her bir sayfayı açıyorsunuz koca YÖK raporunda, 12 tane resim var, 12 resmin içinde ilgili şeyler var; metrekare, öğrenci sayısı, onun yanında da rakamlar var. 64 sayfa böyle. Ondan sonra bilgi kısmına geliyor metinde. İşte vakıf üniversitelerinin adları var, çeşitli özelliklerine göre rakamları var. Aynı bilgiler grafik olarak veriliyor. Rakamlar veriliyor, işte metrekaresi şu kadar, şu kadar öğrenci sayısı var. Hiçbir yorum yok. Mesela 15 vakıf üniversitesi kapandı değil mi? 15 vakıf üniversitesi kapandı, bilmem kaç yüz öğrenci OHAL’den sonra çıkarıldı onlar yok. Sanki vakıf üniversitelerinde öyle bir şey yaşanmadı.

            Daha da vahimi, koca YÖK’ün hazırladığı böyle parlak renkli… Son sayfalar son bölüm, o grubun raporu hazırlayanların etkinlikler sırasında çekilmiş resimleri. Şimdi hem başkanlaşıyoruz, hem de nitelik olarak kaybediyoruz; YÖK olarak ve üniversite olarak, tabii başta YÖK. Mesela ikinci örnek YÖK’le ilgili olarak, eğitim fakültesinden var mı arkadaşlar burada bilemiyorum. Haziran’da mı Temmuz’da mı neyse karıştırıyorum, yüksek öğretmen yetiştirme programı açıkladı YÖK. Hem de kaç kişi çalışmışlar açıkladılar, öğretmen yetiştirme programları diyor. Bakıyorsunuz YÖK’ün raporuna, mesela din kültürü ahlak bilgisi öğretmenliği var, belki de şu anda Türkiye’de sayısı en çok olan öğretmenlerden bir tanesi. Ama YÖK’ün özetlediği programlarda din kültürü ahlak bilgisi öğretmenliği yok. İşte meslek okulları var, binlerce meslek lisesi öğretmeni var, meslek liselerinde çalışan öğretmenlerle ilgili bir kelime yok.

            Başka tuhaflıklar da var, ama onu bırakalım. Üçüncü rapor, üçüncü rapor 14 Temmuz’da açıklanmış, yani bir buçuk ay önce. Tam adı ne? 15 Temmuz ve Türk Yüksek Öğretimi. Gören var mı? Lütfen bakın, bu dediğim rapora lütfen bakın. Niye? Çünkü bu raporda YÖK ne yapmış? Kusura bakmayın, artık ben emekli olunca arkadaş gibi görüyorum herkesi. Saat 14.05’te tuvalete gittim, 15.15’te çay içtim dercesine ne yaptıklarını anlatmış. Tabii anlatırken nasıl anlattığını tahmin edebilirsiniz. O anlatım bittikten sonra şey var, ama anlatırken işte 6 bin küsur akademisyen atamış, askeri okullar kapatılmış 16 bin öğrencinin hayatı mahvolmuş, şu olmuş, hiçbiri yok. YÖK’tür bu olur diyoruz.

            Ondan sonra ikinci bölüme geçişte renkli bir görüntü var. Ne görüntüsü? Yenikapı mitingi görüntüsü… Tabii unuttum, daha güzel bir şey var. O raporun ikinci sayfasında cumhurbaşkanının resmi var, altında da yazı var, hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Her neyse, bundan sonra ilginç, bu raporu hazırlayan sanırım, o raporu hazırlayanlardan biri ..94.27 arkadaşıyla makale yazmışlar, bu 15 Temmuz’un sosyal etkileri” diye, 14 sayfa filan galiba. Makale yazmışlar arkadaşlar, ama makaleyi yazanların bir tanesi –sanırım doğru söylüyorum- hani anımsarsınız “ben okumuş insandan korkuyorum” diyen bir anlı şanlı akademisyenimiz vardı ve onu cezalandırdık barış imzası yapıyorlar filan diye, yüksek öğretimlerin …94.55 o arkadaş. 10 sayfa makale yazmışlar, aynı konular yok. Yani bu YÖK atılanları ne oldu, öğrenciler ne yaptı, aileleri ne yapıyor? 130 bin kişi mi ne meslekten memuriyetten atıldı, hiçbir kelime yok.

            Daha vahimi sonra, ondan sonraki bölümde şeye geliyor arkadaşlar, üniversitelerimizin 15 Temmuz hakkındaki etkinlikleri. Şimdi bir-iki yeri okuyacağım arkadaşlar. Onlara etkinliklere bakıyorsunuz, kimisi iki-üç sayfalık rapor vermiş, kimisi yarım sayfa, ama ağırlıklı olarak uzun raporlar vermişler. YÖK’ün ifadesine göre, diyor ki bütün üniversitelerden geldi, ama yer olmadığı için bazılarını koyduk, 38 tanesini koymuşlar. Önce merak ettiğim şey tabii Boğaziçi, Boğaziçi ne yazdı diye merak ediyorum. İkinci merak ettiğim yer de ODTÜ ne yaptı diye merak ediyorum. Çünkü hakikaten ilginç arkadaşlar, okuduğunuz vakit… Bir kere ben liselerde de öğretmenlik yaptım, kökenim öyle öğretmenlikten geliyorum ben. Nereye gittiğimi bilmiyorum, ama geldiğim yeri biliyorum şimdilik. Liselerde yapılan etkinlikler daha nitelikli olur, üniversitelerde yapılan etkinliklere… Mesela ne yapmışlar? Şehit mezarlığını gezmiş üniversiteler. Ne yapmışlar? Mevlit okutmuşlar. Resimler var tabii, onda da resimler var. Bakıyorsunuz, bilmem ne camiinin kubbesi. Bakıyorsunuz -YÖK raporu bu bahsettiğim- cami içinde namaz kılan insanlar.

            Bakın etkinlikler tabii daha anlamlı ne oluyor? Konferanslar oluyor. Bakın konferanslar, oradan aldığım bir-iki yeri paylaşacağım, ondan sonra da bitireceğim zaten. Adnan Menderes Üniversitesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gazilik unvanı verilmesi için Meclise kanun teklifi sunan AKP İstanbul Milletvekili Metin Külünk –galiba milletvekili olmamış şimdi- onu konuşmacı almış. Konuşması şu: 15 Temmuz destanı ve yeni Türkiye. Başka biri arkadaşlar, hep çok sevdiğimiz bir insan. “Gezi protestoları dinsizlerin Ermenilerin Alevilerin işi” diyen bir profesör var Hollanda’da. “Karma evleri savunanlar veledi zina toplumunu savunanlardır” diyen bir rektör var Hollanda’da, o konuşmacı 15 Temmuz’da. Ne konusu? 15 Temmuz ihanet darbesi ve İslam’ın geleceği. 15 Temmuz darbesiyle ilgili üniversitenin etkinlikleri arkadaşlar.

            Bir-iki tane daha paylaşacağım, sonra merak eden okusun. Amasya Üniversitesinde Siirtli kadınlara yönelik bir propaganda da Erdoğan için “türkü okuyup, peygamber için söylenen salavatı Erdoğan ismiyle birleştirip, “Recep Tayyip Erdoğan sallallahu Muhammet” diyen bir adam var, Yasin Aktaş, o konuşmacı. 15 Temmuz’un sosyolojik yansımaları.

            Her neyse kısa keseyim. Berat Albayrak Enerji Bakanıymış, onu çağırmışlar gençlik kürsüsüne bir üniversitede, gençlerle 15 Temmuz’u tartışmış. Bir tane daha vereyim, neresi Kocaeli. Müftülükle toplantı yapmış, dini değerlerin istismarı ve istismar hareketlerine göre Müslüman’ın duruşu. 15 Temmuz etkinliği bu üniversitenin. Bir tane daha okuyorum son: Değerlerimiz özgürlük, vatan millet bayrak ezan sala şehitlik. 60’tan önce Eşref Şefik vardı.

            İzzettin sen hatırlarsın, radyoda maç dinlerken şey derdi “sütümü içeyim” derdi yorulunca. Bizdeki tabii saflık, hakikaten süt içiyor. O zaman yasak filan yoktu üniversitelerde, süt yerine rakı içiyorlardı.

            Şimdi bu raporda, bu raporda değil Yüksek Öğretim Vakıf Raporunda hem YÖK Başkanı kel alaka böyle anlatırken bir şey “yeni YÖK” diyor. Aynı şekilde o raporu hazırlayan tıpçı bayan kadın neyse, o da “yeni YÖK” diyor. Şimdi o zaman yeni YÖK olduğuna göre, bir daha öncesi var. Daha öncesine ben AKP’lileşme diyorum. Dolayısıyla onlar yeni YÖK dediğine göre, artık AKP’lileşmeyi aşmış bir YÖK’ten bahsediyoruz. İşte biraz önce değindik, bundan sonra atanacak rektörler ya şey olacak… Erdoğan’ın seçtiği olacak, Erdoğan’ın benzeri olacak. Ha benzeri olmasa bile, Erdoğan gibi hareket edecek rektörler olacak. Dolayısıyla artık üniversitelerin AKP’lileşmesi dönemi geçti, üniversitelerin başkanlaşma dönemi başladı.

            Ama peki gelecek ne? Şimdi gelecek ne deyince de aklımıza şu geliyor maalesef. Yani zaman zaman kullandığımız örnek geliyor. Bakıyorum Türkiye’ye, Türkiye’de hatırlarsınız iki yıl önce… Üç yıl önce galiba, üç yılı buldu “proje okulları” diye bir şey çıkardı, esasında dershane yasasında …102.16 koydular proje okulları çıkardılar. Proje okullarıyla Türkiye’nin nitelikli okullarını, Kabataş, İstanbul Erkek Lisesi, Galatasaray’a dokundular mı bilmiyorum, o sermayenin yeri olunca pek dokunmayabilirler. Proje okulları, o okulları mahvettiler. Ama o okulları mahvettiklerini izleyen Haziran ayında proje okullarında okuyan öğrenciler, hatırlayın Bogaziçi’nde yapıldığı gibi, başka okullarda yapıldığı gibi yeni gelen okul müdürü konuşurken arkalarını döndüler. Dolayısıyla proje okullarındaki lise öğrencileri canlarına tak etti, canlarına tak edince tepkilerini koydular.

            Şu son günlerde anımsayın, üçüncü havalimanında ne oluyor? İşçiler canlarına tak etti. Nedense bizim akademisyenlerin canlarına hiçbir şey tak etmiyor arkadaşlar,  yıllardır etmiyor. Yıllardır etmeyen gelecekte mi edecek? Etmeyecek. Biz akademisyenler, ne yazık ki itiraf etmemiz lazım, yani bizler de dahil, bizler konuşuyoruz da ne yapıyoruz? Kapıdan çıkınca zaten ne konuştuğumuzu unutuyoruz. Zaten konuşurken ne konuştuğumu hatırlamıyorum. İnanmıyorsunuz değil mi? Ben inanıyorum kendim.

            Güzel bir örnek vardır, kaynar suyun içine kurbağayı atmışlar kurbağa sıçrayıp kaçmış, ama ikinci deney suyun sıcaklığını arttırmışlar, kurbağa… Arkadaşlar, Türkiye’de işte süre bitti diyoruz. Daha süre yeni başlıyor arkadaşlar. Atılmış suyu giderek ısıtılan sudaki kurbağayız biz. Dolayısıyla bu bizim sıçramamız şansı artık bitti ne yazık ki, şansımızı başka yerde aramamız lazım, şansımızı örgütleşmede aramamız lazım, şansımızı farklılıklarımızı değil, ortak noktamızda birleşmede aramamız lazım. Beceremedik arkadaşlar, işte bakın öğretim üyeleri olarak beceremedik, öğretim üyeleri derneği olarak parça parçayız. Biz böyle parça parça olduğumuz sürece, Türkiye bu yolda gidecek arkadaşlar. Bereket sürem bitti, yoksa ben neler söyleyecektim. (Alkışlar)

            Tahsin YEŞİLDERE (Oturum Başkanı)-Reşit Hocaya söz vermeden bir şeyi anlatayım size, bizim için çok önemliydi. İstanbul’da bir dershane saptadık. Bu dershane yabancı dil TOEFL sınavlarını para karşılığı veriyor akademisyenlere ve o sınava akademisyenin yerine öğrenci giriyor, iyi İngilizcesi olan bir öğrenci. 7 bin 500 lira alıyor, 7 bin 500 lira da dershane alıyor. Adresi filan her şeyi var. İsimler de var, doçentliğe başvuranlar ve o dershanedenTOEFL sınavı almış olanlar.

            YÖK’e gittik, başkan randevu verdi nasıl verdiyse anlayamadık. Yazılı ve sözlü olarak   bunları rapor halinde sunduk kendisine. Üniversitelerarası Kurula gittik, başkan ve ekibine de sunduk. Doçent adayları yerine sınava giren gencin adını veremiyoruz, çünkü o genç de suç işlemiş, sonuçta başkasının yerine sınava girmiş. YÖK Başkanını çok sıkıştırdık ne yapıyorsunuz ne ediyorsunuz diye ÜAK’ı da sıkıştırdık, YÖK Başkanı bir ay sonra bana bir mail attı “Tahsin Hoca bu konuda hiçbir şey yapamıyoruz bilginize” diye. Üniversitelerarası Kurula tekrar gittik siz bir şey yapın diye. Onlar bir komisyon oluşturmuşlar, 30 bin tane dosya var şüpheli yabancı dil dosyası, geçmiş akademisyenler de dahil. Bir ekip kurmuşlar komisyon, iyi insanlar baktım, dürüst etik değerlere biraz saygılı, AKP düzeninin adamları, ama şeyleri bile konuştuk üniversitelerdeki FETÖ’leşmeyi bilmem neyi hepsini. O arada 16 vakıf üniversitesi kapatılmıştı, bu üniversitelerde çalışan akademisyenlerin de işine son verilmişti.Kapatılan üniversitelerdeki akademisyenlerin hepsinin FETÖ’cü olamayacağını bunu nasıl saptadığınızı, hiç olmazsa bunların bir kısmını üniversitelere kazandırmanız gerektiğini, öğrencilerin ne olduğunu. O binalar ne oldu, o kütüphaneler kitaplar ne oldu? Hiçbir şey bilinmiyor. Şu anda da kimse sormuyor. 30 bin dosyayı nasıl inceleyeceğiz diye kara kara düşünüyorlardı. Birkaç kez aramamıza rağmen henüz hiçbir şey yapmadıklarını söylediler, inceleyemediklerini. Üstü kapandı herhalde. Yani 30 bin akademisyen yabancı dilden şüpheli, üniversitenin geleceğini düşünmemizde fayda var diye düşünüyorum.

            Reşit Hoca buyur.

            Prof. Dr. Reşit CANBEYLİ- Çok teşekkürler, böyle bir olanağı sağladığınız için. İzzettin Hoca ve Rıfat Hoca burada vurgulamak istediğim birkaç noktayı gündeme getirdiler, onlara teşekkür ederim. Birazdan umarım göreceğiz bunu.

            Önce belki başlığını okumuşsunuz diye anlatayım. Benim konuşmamın başlığı “YÖK …107.19 idi. Bu aslında bir alıntı, bir Roma senatörünün her konuşma sonunda, senatoda yaptığı konuşma sonunda tekrarladığı bir cümle, meşhurdur bu. İnatla ve ısrarla bir şeyin üzerine nasıl gidildiğini göstermek için tarih boyunca tekrarlanmış bir ifade. …107.50 Kartaca yıkılmalı. Çünkü Roma’nın baş düşmanı Kartaca, Akdeniz’de hakimiyet meselesi. Dolayısıyla büyük bir mücadele var. Ben de o nedenle YÖK yıkılmalı anlamında söyledim ve şu paraleli kurduğum için söyledim. Çünkü Kartaca yıkılıyor, fakat Roma da yıkılıyor.

            YÖK’ü yıkalım, belki YÖK’ün yıkılması için çok çalışmış birisiyim, istifa ettim YÖK çıktığı zaman, 5 Kasım 1982’de YÖK devreye girmeden istifa etmiş birisiyim. Ama eğer biz YÖK’e konsantre olursak, bence sırf YÖK’e konsantre olursak ki, bugüne kadar maalesef bir ölçüde, hatta büyük ölçüde böyle yaptık, işler sarpa sardı ve sarpa sarmaya devam edecek.

            O bakımdan yeni bir taktik, yeni bir süreç başlatmak, bir strateji geliştirmek ve yeni bir süreç başlatmak gerektiğine inanıyorum. Bu bakımdan çok kısaca birkaç tane önemli noktayı, bizi buraya getiren üniversitelerimizi bugüne getiren önemli noktayı vurgulayayım. Biz her şeyi geç ve güç yapan bir milletiz. Bologna’dan yani üniversitelerin 1070’lerde kurulmasından 800 yıl sonra Darülfünun kuruldu. 1846’da kanun çıkıyor, ondan sonra dört-beş defa açılıyor kapanıyor, 1900’den itibaren de artık kapanmayacak şekilde kurulup, 1933’te ad değiştiriyor İstanbul Üniversitesi oluyor.

            Bunun yanı sıra matbaa 277 yıl geç geliyor bize. Geldiği zaman da böyle kapıları kıracak şekilde gelmiyor, çok az sayıda kitap yayınlıyor ve kapanıyor zaten bir süre sonra. Bilimler akademilerine baktığımız zaman ki, İzzettin Hocanın özellikle vurguladığı akademik kavramıyla dolaylı da olsa, ilk bilimsel akademiler Avrupa’da 1660’larda kurmaya başlıyor …110.17 akademi …110.18 Fransa’da, derken bizimki Encümeni Daniş çok kısa bir süre için, böyle 7-8 yıl Osmanlı Döneminde kuruluyor. Sonra TÜBA, Türkiye tarihinde ilk defa özerk bir kurum olarak ortaya çıkıyor. 1994, 2011’de de TÜBA yıkılıyor, TÜBA’nın özerkliği gittiği anda bağımsız akademi var, istifa edenlerin kurduğu ve başkalarını kattıkları bir kurum var, ama maalesef seslerini yeterince çıkaramıyor ve duymuyoruz.

            Şimdi bu yanı, yani olay şu: Geç geliyor güç geliyor ve gelen her zaman tepeden geliyor, tavandan geliyor. Zaten üniversiteler yasaya kuruluyor. Şimdi baktığınız zaman üniversitelerin yasayla kurulması yeni bir olay, eskiden böyle değilmiş. Ben bu toplumdan bahsetmiyorum, ama tavandan gelen bir kurum ve bunun bedelini biz hâlâ ödüyoruz. Tavandan gelen üniversiteler ve hiçbir zaman alttan beslenmeyen bir üniversite grubu. Bu şeye benziyor, yani doku nakli yapacak olan bir doktor alsın böbreği veya kalbi hastanın vücuduna atıversin, ona biraz da belki şey yapsın, bağlantılar kurmaya çalışsın ve ondan sonra da olayı kendi haline bıraksın. Bizim yaptığımız bu, üniversiteyi alttan beslemedik; bunu özellikle vurgulamak lazım.

            O bakımdan benim burada çok somut önerilerim olacak. Bunları yaparken de 40 yıllık bir öğretim üyeleri dernekleri tecrübemden kaynaklanarak ve YÖK mücadelesinden kaynaklanarak söyleyeyim. Unutmayalım, biz şu anda bir askeri yasa altında icra ediyoruz sanatımızı, akademik çalışmalarımızı. Ben emekli oldum, ama sizler yapıyorsunuz. 1973’te bir askeri rejimle gelen bir yasa var, ondan sonra 1982’de bir rejim değişikliğiyle gelen bir şey yasa var. Dolayısıyla biz 73’ten bu yana askeri rejimlerin yasasıyla yönetiliyoruz ve giderek daha katılaşan bir şeyle. Onun için ben şunu soruyorum, sivil üniversite nasıl olacak?

            Ben şuna inanıyorum. Sivil üniversitenin olabilmesi için, sivil akademinin olması lazım. İzzettin Hocanın dediği o bakımdan çok önemli. Yani alttan alta fokur fokur kaynayan, düşünce üreten, dirsek teması sağlanmış insanların geliştirdiği fikirlerle beslenecek bir üniversite sonunda ortaya çıkmak zorunda diye düşünüyorum. Bu bakımdan biraz değinmiş oldu öyle sanıyorum, Rıfat Bey özellikle değindi doğrudan. Biz akademisyenler çok pısırığız, artı başkasına çuvaldızı çok rahatlıkla uygularız, batırırız. Ama yani Allah için bir defaya mahsus iğneyi kendimize batırıyor muyuz diye. Bence artık iğne değil, kendimize gerçekten çuvaldızı batırma dönemi geldi. Çünkü biz üniversiteyi üniversiteli olarak yeterince anlamış değiliz ve biz İzzettin Hoca bahsetti İstanbul Üniversitesinin çok şanlı bir dönemi var. Fakat o dönem maalesef çok özel koşullarda ortaya çıkmış bir dönem. Bunun dışında Türk üniversitelerinde böyle akademisyenlerin gerçekten düşünceye yönelik, tartışmaya yönelik çalışmaları çok sınırlı.

            O bakımdan benim önerilerim şöyle: Biz üniversiteyi terk etmeyeceğiz. Ben emekliyim, fakat üniversitede laboratuarım devam ediyor, herkes kendi çabalarıyla bir şeyler yapıyorlar. Fakat bunun dışında üniversiteyi dışarı taşımamız lazım. Çok ilginçtir, Türkiye’de üniversiteler arasında dirsek teması yok. Dirsek teması YÖK vasıtasıyla yapılan üniversitelerarası kurullarda şunlarda bunlarda. Yani karşınıza bir problem çıktığı zaman, İTÜ ile İstanbul Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi diyelim veya Marmara Üniversitesi İstanbul’da bir araya gelmiyor.

            Şimdi ben zaten bu durumda bunun mümkün olmayacağını düşündüğüm için, şöyle bir şey öneriyorum. Akademisyen, üniversitelerdeki akademisyenler ve öğrenciler arasında bir koordinasyon yapmamız gerekiyor. Kolay olmayacak, fakat bu doğrultuda muhakkak bir çalışma yapmamız lazım. Üniversiteyi kendi kendimize tekrar tanıtmamız ve üniversiteyi yeniden tanımamız gerekiyor diye düşünüyorum.

            Çok ilginç havaalanından gelirken iki tane kolej adı gördüm, dehşete kapıldım. Durumun ne kadar vahim olduğunu, bırakın üniversiteleri adından dehşete kapıldım. Yanlarından geçerken de gördüm ki, çok da lüks binaları var, eminim çok şıktır ve çok da pahalıdır. Fakat bir tanesinin adı Kariyer Koleji ve oradaki resimde 7-8 yaşındaki bir çocuk var. Gülümseyen bir çocuk ve Kariyer Koleji diyor. Onu geçtim birazdan bir tane daha var, Sınav Koleji. Eyvah kariyer ve sınav, yani biz tamamıyla zaten kaybetmişiz olayı şu anda. O bakımdan biz yeniden sıfırdan işe sahip çıkmalıyız. Herkes yapmayacak, her üniversite yapmayacak, her üniversiteli yapmayacak, ama ben şunu diyorum bizim öğrenciler yapıyor. Rıfat Beyin dediği gibi, bizim rektör atandığı zaman hocalarımızdan çok az tepki geldi. Üniversite öğretim üyeleri olarak biz tepki gösterdik diye Boğaziçi’nden –ben Boğaziçiliyim bu arada- tepki geldi biliyoruz. Fakat öğrenciler bize soruyorlar, hocam siz niçin susuyorsunuz diyorlar. Demek ki öğrencilerde de bir ciddi şey var, bir bilinçler de başladı. Genç arkadaşlarda başladı, onları devreye sokmamız lazım. Ve ilk defa Türkiye’de lise, hatta ortaokul düzeyinde üniversiteyi tanıtmaya başlamamız lazım. Yani üniversite diploma fabrikası değildir, meslek edinme yeri değildir, üniversite dört duvar değildir, üniversite hatta ders bile değildir. Üniversitede ozmoz vardır, insanlar oradaki havayı koklayarak gelişir kendine gelir. Bunu bir defa kendimize bunu kabul ettirmemiz lazım.

            Bunun dışında, bu şerle beraber hayırlı bir şeyler de oluyor diye düşünüyorum, öyle inanmak istiyorum. Şöyle; KHK’yle atılan arkadaşlar silmediler ve silmeyecekler. İşte …117.29 var, Ankara’da faaliyetler var, Eskişehir’de faaliyet var, İzmir’de var, İstanbul’da var. Bunlar ilk defa işte o tavanın ters tepmesiyle tabana yayılmak işlemleridir. Çok hayırlı bir şeydir, o yüzden bizim ne yapıp edip bu dayanışma akademilerinin sayısını artırmamız lazım ve aralarındaki iletişimi muhakkak geliştirmemiz lazım, koordinasyon sağlamamız lazım. Bir arkipelego oluşması lazım, akademik arkipelego, yani Türkiye’nin her yerinde her şehrinde ve illa da hoca profesör filan olmaya gerek yok, kasabı bakkalı dahil olmak üzere bu işin içinde olmalı, kendi çapında ve kendi çabalarıyla.

            Son bir şey daha söyleyeceğim. Biz medyanın gücünü ihmal ettik. Tabii kullanıyoruz farkındayız, ama medyanın ve internetin gücünü kullanarak biz alternatif bir tavandan değil tabandan gelen bir üniversite ağı, akademik ağ kurmalıyız. Bu atla deve değil, para olarak değil ve çok sayıda eleman var etrafta. Yani Türkiye’de her şehirde artık üniversite var ve her üniversitedeki insanlar reisin insanları değiller, bunu da kabul etmek lazım. Gerçeği görüyoruz. Akademisyenler susarlar çok konuşmazlar korkarlar, bunu görmek için İtalya’da faşizme bakın, Nazi dönemine bakın. Nazi döneminde bir tek kişi mücadele ediyor koskoca Almanya, 25 tane en azından üniversitesi olan dünya çapında. Dolayısıyla bunu bilip, bizim yeniden örgütlememiz lazım ve o zaman bunu yaparken YÖK yıkıldı yıkılmadı çok da önemli olmayacak. Kartaca’nın yıkılıp yıkılmaması Roma’ya nasıl yaramadıysa onu söyleyeyim, biz de burada başka bir stratejiyle yeniden yola çıkmalıyız diye düşünüyorum. (Alkışlar)

            Tahsin YEŞİLDERE (Oturum Başkanı)-Teşekkür ederim. Bizim oturum burada sona eriyor. Herhalde soru almıyoruz değil mi hocam? Yarım saat geç kaldık.

            Çok teşekkür ediyorum konuşmacılara, sizlere de çok teşekkür ederim, sağ olun. (Alkışlar)

            10 dakika ara veriyoruz arkadaşlar.

            (Ara verildi)

İKİNCİ OTURUM

“Kampussuz Akademi”

            Funda ŞENOL CANTEK (Oturum Başkanı)- Ben çok kısa konuşacağım.

            Şöyle bir şey söylemek istiyorum arkadaşlarıma sözü bırakmadan önce. Şimdi biz atıldıktan sonra, büyük şehirlerden atılanlar özellikle, çok destek gördük, dayanışma içinde olduk. Tabii taşrada daha küçük yerleşimlerde aynı şey söz konusu değil, onlar bayağı bir terörize oldular, şiddet görenler vardı. Bunu da nereden biliyorum? Atıldıktan sonra KESK’le birlikte bir ihraç kurultayı yapmıştık. Orada atılan insanlarla konuşma fırsatımız olmuştu. Öğrencisinin velisinden dayak yiyenler bile vardı yani, o derece şiddete maruz kalan insanlar vardı taşrada. Taşra dediğim yer de Orta Anadolu coğrafyası tahmin edeceğiniz gibi daha çok, Karadeniz.

            Biz birkaç büyük şehirde, biraz önce İzzettin Hoca söyledi galiba, bizi adeta kahramanlık mertebesine yükselten bir dayanışma ve övgü seliyle karşılaştık. Ama biraz önce Hülya’yla da konuşuyorduk, bu da çok abartılı, bu da bizi rahatsız eden bir şey. Çünkü biz o kadar kahramanlık mertebesine yükseltilecek bir şey de yapmadık aslında. Biraz vicdanı olan, demokrat olan her insanın yapacağı veya yapmak isteyeceği, elinden olmayan nedenlerle yapamadığı şeylerden birini biz hasbelkader yapmış olduk. Bu mütevazılık filan değil, gerçekten arkadaşlarımızla da konuşuyoruz, biz ne yaptık ki aslında bunu hak edecek, kahraman olacak ne yaptık ki, diye uzun uzun düşünüyoruz.

            Bu bir yandan çok güzel, hani atılmamızdan sonra bize iyi gelen, çökmemizi, hayattan kopmamızı engelleyen şeylerden bir tanesi bu oldu. Bir başkası da, biraz önce Hocam siz söylediniz galiba, o disiplinler arası ve farklı üniversitelerarası dayanışma biz atıldıktan sonra çok güçlendi. Belki siz çok takip edemiyorsunuz, ama biz Türkiye’nin her yerindeki üniversitelerden atılan veya farklı sebeplerle, yine politik sebeplerle üniversitenin dışına itilen arkadaşlarımızla ortak çok fazla iş yapmaya başladık. Birbirimizi sadece yazılarımızdan tanıyorduk, artık yüz yüze tanıyoruz ve işbirliği yapıyoruz. Mesela Aramızda Derneği kurduk, toplumsal cinsiyet alanında çalışan akademisyenler olarak. Bu dernekle birlikte birbirini çok yakından tanımayan, ama çok benzer alanlarda çalışan ve işbirliği yapabilirse eğer çok güzel işler çıkartabilecek olan insanlar bir araya gelmiş oldu.  

            Şimdi gelmeden önce atılanlar listesine şöyle bir daha baktım. Aslında akademinin en değerli kısımlarından birisi ihraç edilmiş. Kısımlarından birisi diyorum yanlış anlamayın, içeride de çok değerli hâlâ bir parça var. Bunların hangi alanlarda çalıştığına baktığımda gördüğüm şey şu. Genelde saha çalışması yapan, eleştirel yayınlar yapan, daha halka yönelik, halkın içinde, aktivist olarak da toplumun içinde var olan, belki partilerle ortak çalışan kişiler. Fen bilimlerine baktığımızda, etik alanında çalışan, halk sağlığı alanında çalışan ve daha önce de muhalif olduğu için mimlenmiş olan insanların atılmış olduğunu gördüm o listeye tekrar bakınca. Mesela şöyle bir şey var. Kerem de anlattı sabah, İnsan Hakları Merkezi kapandı, bu çok önemli. Çünkü İnsan Hakları Merkezini oluşturan o ruh ve insan malzemesi ihraç edilmiş oldu. Ben kadın çalışmaları anabilim dalı başkanıydım, son görevimdi Ankara Üniversitesinde. Mesela kadın çalışmaları çok zayıfladı, neredeyse yok gibi. Oradan çok fazla insan atıldı. Toplumsal cinsiyet çalışmaları alanında faaliyet gösteren birçok birim kapanmak zorunda kaldı. Mesela LGBTİ haklarını savunan hocalar dışarı atıldığı için, o birimler kapanmak zorunda kaldı. Daha çok sosyal bilimler alanından ihraçlar yaşandığını hep birlikte görmüş olduk. Çünkü sosyal bilimler toplum mühendisliği de yaptığı için, eleştirel olma potansiyeli daha çok olan disiplinlerden oluşuyor. Hani bu imza bahane oldu. O ihraç edilen 5 bin 380’in içinde düşündüğümüz zaman,  KESK ile ihraç kurultayı yaptığımızda da dikkatimi çekmişti. Genelde dışarı atılanlar sosyal bilimler alanından, eleştirel çalışmalar yapanlar.

            Şimdi biz, biraz önce de konuşuldu, evet atıldık ama atıldıktan sonra gerçekten yenilmedik, ayakta kalmaya çalıştık. Mesela atıldığımız zaman biz ikinci grup gerçekten çok üzülmedik. Çünkü ilk atılan, Eylül döneminde ilk KHK’yle atılan arkadaşlarımız gittikten sonra çalıştığımız fakülte artık bizim için cenaze evi gibiydi ve biz kendimizi orada kötü hissediyorduk. Çünkü “ortak bir suç işliyorsunuz” bir kısmınız cezalandırılıyorsunuz, bir kısmınız hâlâ normal hayatınıza devam ediyorsunuz. Bunu biz hiç sindiremedik ve o yüzden atıldığımız zaman büyük bir şok yaşamadık, büyük bir üzüntü yaşamadık. Ama sonrasında tabii ki insan çok sevdiği işini kaybediyor, sonuçta Maliye Bakanlığı evrak kayıt memuru değildik. Çok severek yaptığımız ve bir yaşam tarzına dönüştürdüğümüz bir işi yapıyorduk ve kendi çapımızda başarılı olduğumuzu da düşünüyorduk. Öğrencilerle iletişimimiz çok iyiydi. Buna da dikkat çekmek isterim, öğrencilerle yakın olan, o akademisyen kibrine çok fazla sahip olmayan insanlar atıldığını da görüyorum birebir de tanıdığım için. Onun için öğrencilerimiz bizim arkamızdan bayağı bir travma yaşadılar ve bize çok destek oldular.

            Dışarıdaki hayatımız, dediğim gibi bir direniş pratiği biçiminde sürüyor. Ama bu direniş pratiği akademik faaliyeti kampusun dışına taşıyarak yapmak biçiminde tezahür ediyor. Hepimiz, hemen hemen hepimiz dersler veriyoruz, akademik yayınlar yapıyoruz, işte atölyeler yapıyoruz, bir araya gelip başka tür etkinlikler yapıyoruz. Belki de şöyle; üniversitenin dışına atılan akademi sokağa yayıldıktan sonra çok daha fazla insana ulaşmaya başladı ve çok daha fazla insanın farkındalık edinmesinin, zihninin açılmasının, farklı konulara, farklı uzmanlık alanlarına erişebilmesinin imkânı ortaya çıktı; yapılan atölyelerle, kurulan araştırma birimleriyle vesaire. Benim gözlemlediğim bu, birazdan arkadaşlarımız daha ayrıntılı olarak anlatacaklar.

            Bir de şey var, o da benim çok hoşuma gitti. İçimizdeki romantik, esprili ve edebi damar daha azla ortaya çıktı. Daha çok akademi dışı yazı yazıyoruz, akademi dışı etkinlik yapıyoruz, hepiniz de takip ediyorsunuzdur zaten. O bize de çok iyi geldi ve bence şunu da herkes gördü. Ben zaten hep buna inanıyordum, sarma ve kurabiye yapmanın, kışlık salça hazırlamanın makale yazmaktan daha değersiz olmadığını da görmüş olduk. Çünkü o tür işler yapıp bunu kazanca dönüştüren arkadaşlarımız da var veya hani eve çekildiğimiz için daha fazla o işlerle uğraşmak zorunda kalıyoruz. Onların da ne kadar sağaltıcı olduğunu, ne kadar kıymetli olduğunu bu sayede görmüş olduk.

            Şimdi o zaman şöyle yapalım. Tam da şimdi sarma ve kurabiyeden bahsediyordum ya, sizin bir kurabiyeniz var değil mi, neyiniz var? Kültürhane’de… Bir de dayanışma kurabiyesi mi bir şey var.

Ayşe Gül YILGÖR- Dayanışma tatlımız var, hem de böreğimiz var. Günün anlam ve önemine göre isimlendiriyoruz.

Hocam şimdi biraz siz bize kültürel neyi anlatsanız o zaman?

Ayşe Gül YILGÖR- Çok teşekkür ediyorum. Aslında öncelikle aranızda olamadığım için çok büyük üzüntü duyduğumu söylemek istiyorum. Hem sizlerle birlikte olmak, hem ODTÜ’de olmak çok güzel olacaktı. Ama bugün Kültürhane’nin birinci kuruluş yıldönümü, doğum günü partimiz var, konserimiz var. Öyle olunca maalesef ne ben ne Ulaş, Kültürhane’den hiçbirimiz gelemedik. Şu an aslında Ulaş Bayraktar’la da yan yanayız. Birlikte öncelikle hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyoruz.

Ben Kültürhane’yi isterseniz birtakım görsellerimiz üzerinden anlatayım. Aslında Kültürhane fikri aslında biraz da, daha doğrusu Kültürhane’yle oluşturmayı düşündüğümüz hedeflediğimiz kürsüsüz üretim, bilginin kürsüsüz üretimi ve paylaşımı düşüncesine şöyle bir kısacak giriş yapayım isterseniz.

Aslında tabii ki oradaki sayın hocalarıma hatırlatmama gerek yok, ama üniversitenin asli niteliği eleştirel düşünce, bilimin özgürce üretimi ve bunun tabii ki paylaşımı ifadesi ve üniversitelerin ve onun içerisinde yer alan akademisyenlerin her türlü iktidardan, sermaye yapısından bağımsızlığı olmalı diye düşünüyoruz. Dolayısıyla bilim insanı da, düşünen araştıran eleştiren, kendi araştırma alanıyla toplum arasında bağ kuran, yaşadığı ülkenin dünyanın sorunlarına karşı kayıtsız kalmayan, bunu paylaşan bağımsız, ama taraflı objektifliğini yitirmeden taraflılığını yürüten kişidir diye düşünüyoruz.

Ancak sizlerin de çok iyi bildiği gibi, bağımsızlık üniversitelerde gerek kurumsal olarak, gerek bireylerin bağımsızlığı anlamında oldukça sınırlandırıldı. Bir tarafta ceza mekanizmaları konuldu. Yani eğer iktidarların istediği üretimleri yapmıyorsanız, terfi ettirilmemek, akademik yükseltmeleri almamak, idari bazı görevlerde olmamak, uluslararası sempozyumlara görevlendirilmemek gibi bildiğimiz birtakım ceza mekanizmaları, bir de ödül mekanizmaları vardı; o da eğer istenilen tarzda üretim yapılması halinde.

Dolayısıyla günümüzde üniversitelerin mevcut yapısını hatırladığımızda, iktidarlarla sermayeyle sıkı sıkıya bir bağımlılık ilişkisi olduğundan söz edebiliyoruz. Güdümlü bilgi üretiminden, ifade özgürlüğünün mutlak olarak yok edilmesinden, hiyerarşik yapılanmadan, neredeyse tek tipleşmiş, derslerin araştırma içeriklerinin esas alınmasında ve tabii ki tek taraflı hocanın anlattığı öğrencinin almasını beklediğimiz bir tek taraflı üniversite sistemi vardı.

Bu kısacık girişten sonra, malumunuz bir barış imzası süreci, barış akademisyenlerinin itirazları oldu ve bu da biraz önce söylediğim gibi iktidarlarla ters düşmenin karşılığında ağır bir şekilde cezalandırıldı. Kültürhane işte tam da bunun sonucu. Ulaş’ın dediği gibi, biz barış dedik, onlar da bizi işten attılar. Tam da böyle bir süreç gerçekleşti.

Mersin Üniversitesinin bu barış imzası sürecinde kendine özgü bir dinamiği oldu. Çünkü rektör ilk günden itibaren sözleşme süresi gelen yardımcı doçent araştırma görevlisi ve uzmanların sözleşmelerini yenilemedi. Dolayısıyla biz Mersin Üniversitesinde her ay bir arkadaşımızın iş akdinin feshedilmesi sürecini yaşadık, onları gönderdik. Fakat tahmin edeceğiniz gibi, gayet yüksek kalifikasyona sahip arkadaşlarımız olduğu için, bunlar çeşitli burslar buldular ve dünyanın değişik yerlerine yayıldılar. Dolayısıyla Mersin Üniversitesi için süreç, biraz önce dediğim gibi her ay bir arkadaşımızın sözleşmesinin yenilenmemesi, açılan soruşturmalar şeklinde devam etti ve arkadaşlarımız aslında burs buldular ve yurtdışına gittiler derken, aslında çok yumuşatarak söylüyorum tahmin edeceğiniz gibi. Bir tür zorunlu mültecilik yaşıyorlar şimdi yurtdışında.

Bizler de sözleşmeyle bağlı olmayanlar da, 2017 Nisan’ındaki kanun hükmündeki kararnameyle ihraç edildik ve Mersin Üniversitesinin 21 tane barış akademisyeninin tamamı ihraca konu oldu.

İhraç edilenler, sözleşmesi yenilenmeyenler yurtdışına gitti demiştim. Her biri giderken kütüphanesini bıraktı bize, kendi araştırma alanlarına ait kütüphanelerini bıraktılar ve onları hem fiziksel olarak korunması, hem de tekrar öğrencilerle araştırmacılarla buluşturulması sorumluluğu bizi Kültürhane fikrine itti. Ve şimdi fotoğrafını gördüğünüz bu mekân, bizim için araştırmalarımızı yapabileceğimiz, öğrencilerimizle buluşacağımız ve yaklaşık 12 bin tane kitabın, çeşitli sosyal bilim alanlarındaki 12 bin kitabın tekrar okuyucuyla buluşacağı bir mekân olsun diye Kültürhane’den, Kültürhane oluşturma çalışmalarına girdik.

Kültürhane bizim için, dediğim gibi önce bir kütüphane. Ondan sonra burada, biraz sonra size dökümünü vereceğim, bir yıl içerisinde 127 tane kültür sanat bilim etkinliği gerçekleştirmişiz. Yani haftada ortalama iki buçuk etkinliğe denk düşüyor. Tam da demiştik ki, biz Kültürhane’de artık üniversitelerin tek taraflı ve hiyerarşik eğitiminin dışında bir şey yapalım. Şunu fark ettik ki, evet hepimizin belli konularda uzmanlıkları var, ama bilmediğimiz de o kadar çok alan var ki, bilmediğimiz o kadar çok konu var ki tam da yaşamın içinde olan. Bir gün öğrenen olalım, bir gün öğreten olalım, bir bir dinleyelim, birbirimizden bir şeyler öğrenelim. Dolayısıyla hani eğitim tek taraflı olmasın, her katılımcının bilgisinin deneyiminin paylaşılacağı öğrenileceği bir yapı olsun ve tabii ki hiyerarşimiz olsun; çünkü herkes öğrenci, herkes öğretmen.

Neler yaptık? Dedik ki, eğer yeni bir bilim üretimi yapacaksak, yeni bir bilgi üretimi yapacaksak, soyut hayattan kopuk bilgiler yerine, yaşamın çeşitli alanlarını değiştirmeyi dönüştürmeyi hedefleyen bir üretim olsun. İşte bu çerçevede kent konusunda, göçmenlik, çevre, ekoloji, gıda, ulaşım, bisiklet, kadın, çeşitli kadın sorunları, emeğe dair sorunlar, istihdam, çocuklar, çocuk hakları, insan hakları, sanat, müzik, felsefe gibi şu an temel başlıklar olarak söyleyebileceğimiz konularda bazen dinledik, bazen tartıştık, bazen hep birlikte bir fikir üretimini yapmaya çalıştık.

Biraz önce söylemiştim size 127 tane etkinlik yaptık derken, bunların oransal dağılımı. Mesela 11 tane film seyretmişiz ve sonra üzerine, kimi zaman yapımcısıyla, kimi zaman               sinema üzerine daha geniş bilgisi olan arkadaşların moderatörlüğünde konuştuğumuz 11 tane gösterim. 12 tane çeşitli konuda atölye, 17 bisiklet sohbeti, 12 tane umut sohbeti. Bu umut sohbeti her hafta konusu değişen sohbetlerdi. Kent sohbeti, fotoğraf sohbeti görüyorsunuz oldukça fazla. Bu bisiklet sohbeti kısmı çok ilginç, ilk defa şehir içinde bisiklet kullanan ve kendi içinde örgütlenmiş bir dernek yapıyor aslında. Biz ilk defa bisiklet oturumları yapacağız dediklerinde şey diye düşündüm, Allah Allah ne konuşacaklar ki acaba, bisiklet üzerine bir hafta konuşulur iki hafta konuşulur. İnanın bir yıl boyunca bitmedi, bu yıl da devam etmek istiyorlar. Meğer ikinci dünya savaşında ölenlere etkisi varmış, kadın özgürlüğü üzerinde etkisi varmış, engelliler için anlamı büyükmüş vesaire vesaire. Yani çok fazla yönleri varmış bütün bu sohbetlerin.

Tarih sohbetleri yaptık. Şimdi size bu etkinliklerimizden biraz örnekler vermek istiyorum. Konularımızın ve alanlarımızın ne kadar geniş olduğunu size örneklemek istiyorum. Tarih sohbetleri yaptık, gıda topluluğu ekoloji sohbetleri yaptık. Bakın burada zehirsiz, yani kimyasal kullanmadan temizlik nasıl yapılacaktan, ekşi mayanın nasıl yapıldığının pratiğini de, hatta burada gerçekten ekmek mayaladı arkadaşlarımız. Görüyorsunuz çok çeşitli konularda yine ekoloji ve gıda topluluğu sohbetleri yaptık. Bisiklet sohbetleri biraz önce söylediğim gibi. Edebiyat söyleşileri; bu bir kitap imzası oldu kimi zaman, kimi zaman o kitaplar ya da şairler romanlar üzerine sohbetler oldu. Gördüğünüz gibi her bir konuşmacı başka başka.

Çocukları burada yine Van’dan ihraç edilen iki felsefe öğretim üyesi arkadaşımız felsefe atölyesi açtılar ve her dersin sonunda birçok şey öğrendiklerini söyleyerek çıkıyorlardı çocuklar da. Mor sohbetler, tabii ki kimi zaman feminist dış politika oldu, kimi zaman barış sürecinde kadınlar neler yapmış oldu, kimi zaman kadın girişimcilerin tecrübeleri oldu, çeşitli alanlardan yine kadın sohbetleri, toplumsal cinsiyet sohbetleri yaptık.

Tabii ki içinde yaşadığımız kenti tanımak, içinde yaşadığımız kentin geçmişini bugününü ve geleceğinin nasıl olacağına ilişkin kentlilerle birlikte sohbet etmek amaçlarımızdan birisiydi. Film seyrettik. İnanmayacaksınız bu …144.34 seyreden o kadar farklı bir kesim vardı ki. Biz onları ilk gördüğümüzde bunlar filmin yarısında çıkar demiştik çıkmadılar, bambaşka bir kesime hiç bilmedikleri belki de transları tanıdılar, transların penceresinden dünyaya baktılar en azından bir gün için olsun.

Sonuçta biz Kültürhane’yi diyoruz ki, dostluğun dayanışmanın barışın, müştereklik kültürünün, yaşamının kendisine ait bir siyaset yapılışının örülmesinin mekânı olarak düşünüyoruz. Bilginin üretilmesi, ama bilimin de önemsenmesi, paylaşılması ve bu… Yani öğreten öğrenen, efendim… (Mikrofon kapandı)

Funda ŞENOL CANTEK (Oturum Başkanı)-Mesela Kültürhane’de Mehmet Fatih Tıraş kitaplığı var, bahsettiği kitaplık Mehmet Fatih Tıraş kitaplığı. Bir ortak nokta da burada siz de afişte bu etkinleri Mehmet Fatih Tıraş’a mı adamıştınız?

Mehmet Fatih Tıraş ilk kayıplarımızdan biri ihraç edilenler arasında. Tabii hastalıktan ölen arkadaşlarımız da var. Ama yine bahsettiğim sendikayla yaptığımız o çalışmada, bir buçuk yıl önce çok sayıda intihar vakası tespit etmiştik basına yansımayan. Galiba bu yıl artmış o sayı, siz arada böyle çok dramatik olanları basından takip ediyorsunuzdur, bazıları da duyulmuyor bile. Yani böyle travmatik şeyler de yaşanabiliyor, her şey direniyoruz, güçlüyüz vesaire şeklinde gitmiyor maalesef.

Belki biraz şöyle bir şey de var. Biz mesela, çok amiyane tabirle, kuyruğu dik tutmaya çalışırken, o kırılganlığımızın çok üzerinden atlıyoruz, o başka şekillerde ortaya çıkıyor. Şöyle bir eleştiriyle hep karşılaşıyoruz. Siz çok fevri ve çok kırılgan davranıyorsunuz ihraç edilenler olarak. Bizimle dayanışma içinde olmayan, desteğini açıkça ifade etmeyen kişilerle gerçekten bir gerilim içine giriyoruz. Böyle yapmamız gerekir mi gerekmez mi, bu nasıl bir şeydir bu ayrı bir tartışma konusu, ama genelde bu konuda haklı olduğumuzu düşünüyoruz. Ama hani bizim kırılganlığımıza ve bazen agresifliğimize de biraz anlayış gösterilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bütün hayatını geleceğini kaybetmiş bir sürü insan, açlık sınırında yaşayan, bu ekonomik krizde durumun daha da vahimleşeceğini düşünecek olursanız… Biliyorsunuz ki hiçbir yerde iş bulamıyoruz yasak olmadığı halde. Onun için bu konuda da biraz anlayış gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Mesela şöyle oluyor, onu söylemeyi unuttum, başta söyleyecektim. Bize destek verdiğini bir kafede otururken kulağımıza fısıldayan bir insanla şimdi olduğu gibi kamusal alanda, bir etkinlik örgütleyip de bizi çağırabilen insanlar arasında bariz bir fark var. O yüzden de size teşekkür ederim ben kendi adıma bilmiyorum sen ne düşünüyorsun Hülya. Bu da çok kıymetli bir şey ve hiç unutulmayacak bir şey gerçekten de. Açıktan, bir sürü kuruma kişiye meydan okuyarak yapılan böyle bir etkinlik çok önemli.

KONUŞMACI- Ayşe Gül Hocaya bağlanabiliyoruz galiba, bir son cümlesi olduğunu söyledi.

Funda ŞENOL CANTEK (Oturum Başkanı)- Hocam tekrar hoş geldiniz.

Ayşe Gül YILGÖR- Çok teşekkür ederim.

Funda ŞENOL CANTEK (Oturum Başkanı)- Bağlantısı kopmuş, kusura bakmayın.

Ayşe Gül YILGÖR- Söylemek istediklerimi bitirmiş gibiydim, ama sizlere son bir sevgilerimi saygılarımı iletip, hepinizi Mersin’e ve Kültürhane’ye beklediğimizi söylemek için bir kez daha bağlandım. İyi çalışmalar, sempozyumun çok başarılı geçeceğinden eminim.

Sevgilerimi saygılarımı iletiyorum Ulaş’la beraber. (Alkışlar)

Funda ŞENOL CANTEK (Oturum Başkanı)- Biz teşekkür ederiz. Evet, Hülya’cığım şimdi sana dönelim, KODA’yı anlatacaksın bize değil mi? Aslında Kocaeli’nde çoktandır, yani bu ihraç sürelerinden önce de çok aktif böyle akademik etkinlikler, kültürel faaliyetler vardı. Biraz onun devamı mı?

Hülya KENDİR (Kocaeli Dayanışma Akademisi)- Öncelikle benim için çok da duygulu bir gün. 90’ların başında YÖK karşıtı eylemlere bir öğrenci olarak katıldığım okuluma, şimdi üniversiteden ihraç edilmiş bir öğretim üyesi olarak dönüyorum, çok da duygulandım. Dolayısıyla bize bu fırsatı sunan ve Funda Hocamın da bahsettiği gibi kamusal bir alanda bu deneyimlerimizi paylaşma fırsatı sunan Orta Doğu Öğretim Elemanları Derneğine, destek veren emek veren herkese çok teşekkür ederim. O şekilde başlayayım önce.

Şimdi aslında Funda Hocanın sorusu çok doğru bir soru, oradan başlayacaktım gerçekten ben de. Kocaeli Üniversitesinden ihraç edilen ve başlangıçtan itibaren onlarla birlikte davranan 20 kişiydik biz. İmzacı sayısı biraz daha fazla, ama biliyorsunuz üniversiteden üniversiteye değişen şeyler oldu. Biz de birinci imzacılar ihraç edildi 1 Eylül Dünya Barış Gününde, çok da anlamlı bir günde ihraç edilmiş olduk.

Şöyle; Kocaeli Üniversitesinde daha önce aslında bir öğretim elemanları derneği şeklinde olmasa da, nasıl bir üniversite diye adlandırdığımız, kendi aramızda NBU dediğimiz bir tartışma grubu vardı. Bu grup yaklaşık 60 kişi gibi, ama en daha çok toplantılarında bile bir 30 kişi oluyordu. Artı belki kamuoyuna belki daha çok mal olmuş olan, Onur Hocanın bu Dilova’sıyla ilgili uğradığı haksızlıklar karşısında oluşturulmuş bir Onurumuzu Savunuyoruz hareketi vardı ve bütün bunlar Kocaeli’ne hem akademik, hem akademi ve ilişkili politik alanda bir canlılık, bir tartışma alanı veren ve aslında üniversiteyi de dirençli kılan bir özellikler veriyordu öyle diyeyim, cümlemi bitiremedim.

Dolayısıyla aslında ihraç edilen ve beraber soruşturulan ve onlarla birlikte davranan 20 kişi diyeyim, 20 kişi olarak biz birbirimizi daha önceden tanıyorduk tabii. Beraber tanınmak sadece bir merhabanın ötesinde beraber pek çok şey de yapmıştık. Üniversitede örneğin, öğrenciler çok şiddetli bir şekilde gözaltına alındığında büyük bir yürüyüş yapmıştık hep beraber veya çeşitli toplulukları destekleyen, onlara danışman olan hocalardık ve başından beri öğrencilerimizle aramız da çok iyiydi.

Bence hem Kocaeli kentinin, hem de Kocaeli Üniversitesinin bu anlamda ilginç özellikleri var. Belki de Kocaeli Dayanışma Akademisinin böyle verimli bir yatakta oluşmasını sağlayan diyeyim, verimli bir havzada oluşmasını sağlayan. Kocaeli bir kere bir işçi kenti gerçekten geçmişten beri, 1930’lardan beri SEKA’dan dolayı, ama belki Osmanlı döneminden beri çeşitli askeri silah fabrikalarından dolayı bile belki bir işçi şehri. Neredeyse 1930’lardan beri kadınların işçi olmasına alışmış bir şehir, 15-16 Haziran’ın başladığı şehir değil mi? Hani Türkiye işçi sınıfının tarihi açısından veya Türkiye’de toplumsal mücadeleler tarihi açısından bakıldığında. Ve ne olursa olsun belli bir sol sosyal demokrat, sosyalist damarın güçlü olduğu bir şehir. Şu anki hali, ben 2012’de Kocaeli Üniversitesine gitmiştim, aslında en sönük hali olduğu söyleniyordu. Ama buna rağmen oradaki çeşitli, örneğin işte kadın cinayeti davalarında veya başka türlü öğrencilerin soruşturulduğu davalarda bile biz mahkeme önünde, Onur Hoca gibi çok ulusal kamuoyuna mal olmuş olaylar da hariç, yine de belli bir kalabalık her zaman olabiliyordu.

Bizim açımızdan Kocaeli Üniversitesi açısından baktığımızda, sanırım özellikle İstanbul’dan, İstanbul’da hani belli maddi sınırlılıkları olmakla birlikte… Üniversiteye hazırlık artık biliyoruz değil mi, hepimizin çok yakından bildiği bir şey, bir sektör gerçekten, büyük bir sektör. O sektörün imkânlarına çok erişememiş, ama gayet akıllı, gayet dünyanın farkında, ister sağ görüşlü olsun ister sol görüşlü olsun çocukların aslında aktığı bir üniversiteydi. Galiba onun da getirdiği bir canlılık vardı Kocaeli Üniversitesinde. Baştan itibaren dolayısıyla bizim hem akademisyen meslektaşlar olarak aramızdaki çeşitli etkileşimler, hem öğrencilerimizle etkileşimlerimiz çok kuvvetliydi. Bunun daha canlandığı an tabii biz istesek de istemesek de, işte 11 Ocak barış bildirisiyle başlayan süreç. Biz hemen sonrasında 15 Ocak’ta Kocaeli Üniversitesinin birinci imzacıları olarak gözaltı süreci yaşadık biliyorsunuz. Benzer örnekler başka yerlerde de var, Bolu’da da var. Üzerine hem 23 Şubat’ta, hem 23 Ağustos’ta iki soruşturma geçirdik biz. Bunların hepsinde biz… Şöyle diyeyim; üçe ayırıyoruz genelde kendi aramızda konuşurken; hukuki mücadele, politik mücadele ve akademik mücadele diye, hani konuşurken öyle sınıflandırıyoruz. Belki bu çoğaltılabilir, başka şeyler de ekleyebiliriz umarım zaman içinde. Ama o hukuki ve politik mücadelemiz aslında 15 Ocak’taki süreçten itibaren başlamıştı, ama önceki bahsettiğim zenginliğin içine doğarak. Dolayısıyla bizi evet adliyenin önünde, ne şanslıyız ki yüzlerce insan bekledi ve sadece öğrencilerimiz değildi.

Önceden beri Kocaeli muhalefetini, emek ve demokrasi güçleri deriz ya, oradan insanların bazen birebir tanıdığımız, bazen bir şekilde bir yerlerde omuz omuza bir işler yaptığımız insanlar da bizi beklediler sağ olsunlar. Biz o andan itibaren aslında, hani biz dedik ya ilk ihraç edildiğimizde adımız KODA değildi, ama ihraç edilen Kocaeli Üniversitesinin ihraç edilen barış imzacıları olarak kenti ve öğrencilerimizi terk etmeyeceğiz demiştik. Aslında baştan itibaren kent de bizi hiç bırakmayacağını, bizim elimizi hiç bırakmayacağını bize göstermişti 15 Ocak gününden itibaren. Bu desteği hep hissettik. Birinci ve ikinci soruşturmalarımızda da hissettik. Artı gerçekten de, belki de o işin işte bütün bu özgür akademiye dair, demokratik akademiye dair hocalarımızın getirdiği bu mücadelenin bir damlası olarak devam ettirdiğimiz mücadelenin içinde, gerçekten de soruşturma günlerimizde bizi diğer üniversitelerimizden, diğer şehirlerden meslektaşlarımız, hatta öğrencilerimiz yalnız bırakmadı. Böyle bir şansımız da oldu bizim.

Başından itibaren onu bir… Hani öyle bir soruşturmaya gittik döndük diye geçiremeyeceğimizi, biz kendimiz istesek bile insanların öyle bir şeye izin vermeyeceğini ve bizi ve dayanışmak istediklerini, bizden güç aldıklarını da göstermiş oldular bize, bu büyük bir şans aslında.

İhraç edildikten sonra belki de bu yüzden biz hemen, gerçekten de çok kısa bir süre içinde, 10 gün içinde zaten Kocaeli’nde toplandık. Bizim tabii ilginç aslında bazı özelliklerimiz de var, ama bunlar okul zamanından da gelen. Aslında gerçekten İzmir’de ikamet eden, yerleşik olan çok azdı bizim aramızda. Ama Kocaeli Üniversitesinin bir özelliğidir o zaten, bir sürü öğrencisi ve hocası ve çalışanı işte İstanbul’dan gelir gider servisle ya da otobüsle. Bizim ihraç edilenler olarak çoğumuz da öyleydi. Ama biz bu şey bozulmadı mesela, aynen üniversiteye gelir gibi İstanbul’da oturan ihraç edilen meslektaşlarımız gelmeye devam ettiler Kocaeli’ne ve biz 28 Eylül’de… Öncesinde tabii uzun uzun konuşarak tartışarak Kocaeli Dayanışma Akademisinin açılışını yapmış olduk.

Bu açılış da, deminden beri söylediğim özelliklerin hepsini içeriyor; hem kentin ve öğrencilerin sahip çıkışını, hem gerçekten ulusal ölçekte pek çok muhalif örgütün, demokratik kitle örgütünün, siyasi partilerin sahip çıkışını veya pek çok emek ve meslek örgütünün bize sahip çıktığını ve bizimle birlikte hareket ettiğini gösterdi bizi. Çok güçlü hissettik biz, herhalde hep beraber de orada olanlar da.

İlk seminerimiz ve de ilk yaptığımız şey, hani cebimizde ne varsa gibiydi aslında o. Yani biz ne yapabilirdik yıllardır ders anlatan insanlar olarak. Önce seminer verebilirdik. Çarşamba seminerlerimiz 5 Ekim’de başladı bizim, 28 Eylül açılışımızdır 5 Ekim seminerlerimizin başlangıcı. Ve gerçekten önce kendimiz ne anlattıysak, bunca yıldır ne anlatıyorsak ya da şimdi ne anlatmak istiyorsak onunla başladık. Eğitim-Sen Kocaeli Şubesi bize salonunu her zaman tereddütsüz her çarşamba sundu bir buçuk yıl boyunca ve biz önce bizler 20 kişi anlattık. Daha sonra burada arkadaşlarım da var, çarşamba seminerlerine çeşitli üniversitelerden ihraç edilen dostlarımızı meslektaşlarımı çağırdık.

Yapmadığımız herhalde sadece Kocaeli Üniversitesi öğrencilerinin işte vize sınavlarına denk geldiği haftalarda yapmadık sanırım ve Şubat tatili. Onun dışında her zaman çarşamba seminerlerini yaptık. Bazıları daha çok ilgi gördü, bazıları belki daha az ilgi gördü, ama orada bir süreklilik olduğu ve çarşamba akşamı Kocaeli’nde ne yapılır denildiğinde, en azından meraklı insanlar için, en azından hevesli insanlar için bir adres var orada ve onu biliyorlar insanlar. Hatta vize sınavı döneminde yapmadığımız zaman, öğrenci değil de mesela halktan biri bize gelip “hocam niye bu hafta yapmadınız, ben var zannediyordum geldim” gibi şeylerle bile karşılaştık.

            Dolayısıyla gerçekten bizi sarıp sarmalayan, bizi sorgulayan bir kentimiz oldu bizim baştan itibaren. Bizler orada oturmasak da. Şimdi ben de orada oturmuyorum bir yıldır, ama bir yıldır ben de her çarşamba gidip geldim. O anlamda orada oturmayarak ilginç bir deneyim aslında bizimki, o inadı devam ettirdik hep beraber.

            Onun dışında neler söylenebilir? Şimdi bu anlatma kısmı, hani öğreticilik kısmı ya da birlikte tartışma atölye yapma kısmı, belki de bizim meslekten hepimizin en iyi bildiği şey, en kolay yaptığı şey. Fakat onun ötesi başka şeyler yapabilmek, araştırma yapabilmek, bunu yayabilmek, o kısımlar biraz daha belki sınırlılıkları var kısıtlılıkları var, onları böyle sona doğru biraz daha anlatmak istiyorum. Ama onun dışında yine bu anlatma tartışma bir arada olmaya zemin sağlayan başka şeyler de yaptık. İki yaz okulu yaptık biz, bu kaybımız… Dr. Mehmet  FatihTraş’ın anısına iki yaz okulu yaptık; 2017 yazı ve geçen hafta 2018 yazında, 2018 Eylül’de iki yaz okulu yapmış olduk.

            Şimdi bunun dışında bize sahip çıkan gerçekten emek ve meslek örgütleri oldu demiştim. Mesela Makine Mühendisleri Odası Kocaeli Şubesi başından itibaren bizim yanımızdaydı. Hocam hani şöyle, onların sözleriyle gerçekten… Hocalarımız işte böyle bir emeğin ziyan edildiğine inanamıyoruz, ama bizim ihtiyacımız var, lütfen gelin bizim çok da sosyal konuları bilmeyen mühendislerimize her cumartesi bir şeyler anlatın. Pardon 15 günde bir cumartesi bir şeyler anlatın. Yaklaşık bir yıl üç ay gibi Makine Mühendisleri Odası da bize bir salon sağladı ve biz sırayla gerçekten onları da ne varsa elimizde, ne yapabiliyorsak onlara aktardık ve onlarla birlikte tartıştık. Bu da çok büyük bir fırsattı aslında bizim için.

            Sonrası, yine hani o akademik damardan gitmiş oluyorum aslında. Birtakım üniversitede de yapıyorduk, daha sonra da birtakım araştırma projeleri. Burada özellikle SEKA’yla ilgili, şimdi çok da gündemde biliyorsunuz SEKA’yla ilgili tartışmalar. Birtakım kurumlarla ortak, Tarih Vakfıyla, …163.15 ortak bir SEKA araştırmamız var. Onun dışında sevgili hocalarım burada, Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği gerçekten bize çok destek oldu. Onlar olmasa olmayacaktı gerçekten, bir hayat bilgisi okulu projemiz var. Bu hayat bilgisi okulu projesi, aslında bizim yaptığımız şey. Yani atölyelerimiz, seminerlerimiz, yaz okullarımız veya çeşitli tartışma araştırma gruplarımız. Onun için de biz bir destek almış olduk ve yolumuza devam ediyoruz; akademik mücadelenin bir parçası olarak.

            Funda ŞENOL CANTEK (Oturum Başkanı)-  Sanki bir ödül almadınız mı?

            Hülya KENDİR (Kocaeli Dayanışma Akademisi)-Ödül de aldık, onu da söyleyeyim peki, onu da en sonunda söylemek istiyordum. O ödül gerçekten bizim için bir onur. Hrant Dink Vakfından bir ödül aldık biz. Geleceğe dair umut veren çalışmalara faaliyetlere verilen bir ödül bu, ışıklar kategorisinde yer aldık. Sağ olsunlar var olsunlar, HrantDink’in adıyla adımızın ortak bir cümlede geçmesi bile, bizler için yeterli. Hocalarım da sağ olsun, onların destekleriyle aslında devam ediyoruz.

            Başka yine bu aslında kamuyla paylaşma, bilgiyi yayma ve birlikte tartışma anlamında konferanslar yaptık. Bunların birisi uluslararası bir konferanstı, 30-31 Mart 2018’de yaptık bunu. “Üniversitenin ötesinde eleştirel özgürleştirici ve dayanışmacı arayışlar” başlığıyla. Reşit Hocam da orada vardı. Bu salonda birlikte olduğumuz bir sürü insan var aslında, hepsi sağ olsun var olsun, adlarını anamadıklarım olursa da kusuruma bakmasınlar.

            Birkaç yine böyle yaptığımız konferanslar var. Şimdi hepsini saymak sıkıcı da olabilir, hani konuşurken belki bir görsel hazırlamalıydım o anlamda. O da benim kusurum oldu. Yayınlar anlamında da bir kitabımız var bizim. “Kocaeli Dayanışma Akademisinin ilk uzun yılı” adını verdiğimiz. Aslında ilk yıldaki seminerlerimizin makaleye çevrilmiş, bazıları ama sunum metni niteliğinde olan daha çok, dipnot yayınlarından çıkan böyle bir kitabımız var. Onun dışında da KESK’in Sesi Dergisi vardır, onun Mart 2017 sayısı barış akademisyenlerine… Aslında üniversiteden politik nedenlerle ihraç edilen …165.51 dönük bir sayıdır o. Onun edisyonunu da yapmıştık hep birlikte.

            Şimdi işin hukuki mücadele kısmı hep devam etti. Herhalde akademi mücadele kısmında bayağı bir şey söylemiş oldum, yine de unuttuğum şeyler olabilir. Hukuki mücadele kısmı biliyorsunuz işte, onda da hep birlikte hareket etmeye devam ediyoruz. Kerem Hocamın katkısıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmuştuk, iç hukuk yolunda hakkımızı aramaya çalışmıştık, ama onları biliyorsunuz, hiç hoş da değil anlatmaya gerek yok.

            Politik mücadele kısmı ise, aslında bizler yani üniversitedeyken de, nasıl bir üniversite sürecinde de hepimiz örgütlü insanlardık. Eğitim-Sen, SES ya da Türk Tabipler Birliğinde. Yani ihraç edilenler arasında bu örgütlere üye olmayan hiç kimse yok. Dolayısıyla bu örgütlerimizin de çeşitli anlamlarda, çeşitli bağlamlarda aktif üyeleriydik. Ona devam etmeye çalıştık hep. Hani o mecralarda bir şekilde ihraç edilen, politik nedenlerle ihraç edilen öğretim elemanlarının sıkıntılarını sorunlarını aktarmaya çalıştık çeşitli vesilelerle. O anlamda başka bir şey, belki hiç daha önce olmadığı kadar siyasi partilerle görüştük. Başka ortamlarda pek çok barış akademisyeni için de böyledir bu. Daha önce olmadığı kadar kendimizi sorunlarımızı anlatmaya çalıştık, bilmediğimiz bir dünya bir yandan da. Bunlar devam ediyor, edecektir de. Çeşitli politik mecralarda kendimizi ve aslında hâlâ barışa demokrasiye daha iyi bir ülkeye dair sözümüzü, sadece kendimizi değil. Dolayısıyla üniversitelere dair sorunları anlatma çabamız hep devam edecektir. Herhalde bu bütün ihraç edilen barış akademisyenleri için böyle.

            Şimdi aslında bütün bunların hepsi gerçekten de umut vaat ediyor. Ben kendi adıma gerçekten baktığımda, ben de bütün bunların aslında, hele de şu koşullarda… İşte faşizm mi, otoriter rejim mi ne? Bunu tartıştığımız, ama ciddi bir basıncı her yerimizde hissettiğimiz koşullarda, bunların hepsi çok umut veren şeyler. Hem öğrencilerin, hem kentin bize sahip çıkışı, hiç yalnız bırakmayışı ve bunun aktif özneleri olmak istemeleri çok umut verici şeyler. Mesela hayat bilgisi okulunun bazı atölyeleri kararlaştırılırken biz öğrencilerimizden şöyle eleştiriler aldık, hocam siz onunla ilgili şeylere bizi hiç katmadınız, ama biz de bir sürü şey söyleyebilirdik gibi belki eski hastalıklarımız mı devam ediyor da farkında olmadan bunları yapıyoruz, ama bunlar çok güzel şeyler. Gerçekten de hani bize arkasını dönmeyen öğrencilerimiz var bizim.

            Öte yandan birtakım sınırlılıklar da var tabii. Ne olursa olsun önce doğasına dair, yereldeki böyle bir mücadele alanı, yereldeki böyle bir oluşum, adına ne dersek diyelim, yerelde kaldığı sürece bir yerden sonra tükenecektir haliyle. O yerelle ne kadar buluşabilse bile. Dolayısıyla başından beri aslında dayanışma akademilerinin veya Funda Hocamın söylediği gibi farklı kentlerdeki ihraç edilen ya da edilmeyen muhalif akademisyenlerin, eleştirel akademisyenlerin bir arada olması ve bir arada bir şeyler yapması çok çok önemli. Öbür türlü gerçekten bir-iki yıl sonra KODA da gider, işte Kültürhane de gider, başka örnekler de. Zaten hani bizler de bir arada olan örnekleriz, bir de birtakım kentlerde daha tekil, kendi başına bir şeyler yapmaya uğraşan ihraç edilen ya da ihraç edilmemiş de olabilir gerçekten, eleştirel akademisyenler için çok zor bir ortam bu. Dolayısıyla bir arada olmanın yollarını istersek hani böyle sempozyumlar, istersek başka hukuki ya da politik mecralar değil mi? Bütün bu davalar mesela 5 Aralık 2017’den beri Çağlayan’da devam eden davalarda gerçekten emek verilmeli, oraya gidilmeli. Ben de çok gidebilenlerden biri değilim Ankara’da olduğum için, ama yalnız olmamalı insanları orada. Veya birtakım bilimsel çalışmalarda, üniversitede çalışanlar ve çalışamayanlar olarak beraber bir şeyler yapabilmenin yollarını aramalıyız. Mesela bizim SEKA projemiz biraz öyle oldu. O projenin içinde emek veren hocalarımızın bir kısmı halen Kocaeli Üniversitesinde çalışmaya devam ediyorlar. Böyle başka örnekler de vardır benim bilmediğim.

            Bir başka şey, galiba evet bizim Türkiye toplumunun özellikleriyle de ilişkili. Gerçekten bir şekilde halkla buluşma kamuyla buluşma kısmı hiçbir zaman ihmal edilmemeli; ister üniversite öğrencileri için, ister… Mesela hayat bilgisi okulunun –arada hocamla da konuştuk- yüzde 25 üniversite öğrencisi olmayan, bazen yüzde 30’a da çıkabilen bazı atölyelerde bir katılımcı grubu var. O insanlarla her zaman buluşmak lazım. Ama galiba bu bilimsel araştırma kısmı, belki tabii iki yılın bütün bu hercümercinin de arasında bazen daha zayıf kalabiliyor. Orayı ne kadar zorlayabilirsek; hem birlikte yapmak anlamında, hem belki tekil çalışmalar, özellikle genç arkadaşların çalışmalarını tamamlamak anlamında. Çünkü bizim Kocaeli’nde çok az örneğimiz var, ama başka okullarda ihraç edilen arkadaşlarımızın bazıları lisansüstü öğrencileri, yüksek lisans ya da doktora öğrencileri. Her şeyi bırakalım, bitirmeleri gereken bir tez var bu sevgili arkadaşlarımızın. O desteğin, hani o… Bir yandan da bir zanaattır değil mi aslında akademi, hani öğrencilerin bir usta çıraklık ilişkisidir de gerçekten. O elin belki kopmaması ve onların çalışmak istediği hocalarla, onların bazıları ihraç edildi, o elin kopmaması, o ilişkinin kopmaması gerekiyor belki.

            Ama yayın kısmı da, yani mümkün olduğunca çok, en azından şimdilik bize destek olabilen, bizlere hâlâ kapılarını açabilen yayınevleri varken diyeyim. Yani artık her şeyden de şüpheliyim, şuradan çıktığımız anda neler olur bilmiyorum ama. Bir de şu kağıt zammıyla birlikte onların yaşayacağı şeyleri de düşünürsek. Mümkün olduğunca çok insana ulaşmak üzere, artık belki gerçekten şeyi de hiç düşünmeden, bu hangi kriterlere uyuyor, bununla hangi şeylere girerim, hangi uluslararası ölçeklere girerim şeylerini belki hiç düşünmeden, gerçekten belki hocamın dediği o işte muzip dilimizi de koruyarak rahatlıkla yazabildiğimiz, ama bilim yazdığımız. Bilim illa da sıkıcı bir şey değildir. O çalışmaları galiba önemsemeliyiz ve onun sınırlılıklarını sürekli kendimize hatırlatmalıyız herhalde.

              Bir başka şey, bu dediğim şeyin tabii araştırmanın dolayısıyla aslında aktarmanın da bu eleştirel akademiler için belli sınırlılıkları var tabii. Biz sosyal bilimciler olarak söyleyeyim, doğa bilimcilerini sona bırakacağım daha fena bence. İyi ki onlar çok atılmadılar diyorum hatta. Biz değil mi belli veri tabanlarına ulaşamıyoruz. Bir dernek olduk biz, işte yaklaşık 8-9 ay süren bir süreçle, 1 Mart 2017’de başvurduk, 30 Ekim 2017’de 8 ay sonra Kocaeli Dayanışma ve Araştırma Derneğini kurabildik. Ama buna rağmen biz mesela pek çok akademik veri tabanına, pek çok makaleye istesek de ulaşamayız. Bir saha araştırması yapmak istesek, birtakım izinleri alamayız sosyal bilimciler olarak. Ne yapabiliriz ancak? Kendi başımıza işte gerçekten bir masanın etrafına hep beraber oturduğumuzda ya da kendi masamızın başına tek başımıza oturduğumuzda yapabileceğimiz çalışmaları… Tabii başka bir sürü şeyleri belki geri planda bırakarak yapabildiğimiz ölçüde onu yapabiliriz, öyle bir şansımız var. Veya bizim yine sosyal bilimciler olarak birtakım alanlarda, işte insan hakları mücadelesine dair, demokrasi mücadelesine dair belki yine emeğimizi hissettiğimiz, kendimize yabancılaşmadığımız şeyler yapma şansımız var. Ama bu şans bir anlamda bilimsel çalışmayı da sürdürme şansı mühendisler için, mimarlar için, ama belki en çok hekimler için ne kadar var? Bazen emin olamıyorum.

            Yok bence, çünkü ben şeyi çok iyi hatırlıyorum, bizden iki hocamız birisi patoloji alanında birisi de çocuk ramotolojisi alanında ve ikisi de bazı toplantılarda şunu çok açıkça söylemişlerdi, bana hasta lazım, bana laboratuar lazım. Bunu gerçekten bizim birtakım hani sınırlı desteklerle veya sınırlı bilimsel yapabildiğimiz, onların sınırlılıklarının farkındayız hepimiz. Yani hem gayet piyasalaşmış ve gayet yerleşmiş üniversite düzeni içinde bu arkadaşlarımızın gerçekten iyi ki atılmadılar ya da azlar diyorum ya da daha sosyal bilimlere de yakın olabilen atılan diğer hekim hocalarımız, işte birisi adli tıpçı, halk sağlığı, belki daha çok buluşabiliyorlar birtakım ortamlarla. Ama diğerleri için gerçekten başka üniversitelerden yine başka doğa bilimleri çalışan ve ihraç edilen hocalarla karşılaştığımda da buna çok üzülmüştüm. Bunların sınırlılıklarını da bilerek, dolayısıyla aslında ne olursa olsun, şu anda hâlâ birtakım akademik kurumlarda belli bir etkisi gücü olabilen hocalarımıza bürokratlara çok şeyler düşüyor gibi. Ne kadar olabilir, ne kadar gerçekliği var bilmiyorum, ama o anlamda işbirliğini, hani biz bambaşka bir yerdeyiz, orada bir tu kaka üniversite var, biz de işte dayanışma akademilerimizi kurduk ve yola devam ediyoruz gibi bir yanılsamaya bir ikileme hiçbir zaman düşmemek lazım. Hem bu ayrımı evet bir şekilde iktidarlar yaptı, fakat bizlerin galiba o ayrımı hissetmememiz lazım. Bazen belki bizler öfkeli filan davransak da, ama çok da muziplik de yapabiliriz yaşadıklarımızdan dolayı. O işbirliği olanaklarının da her zaman en ufak bir kırıntısının bile canlı tutulması lazım diye düşünüyorum.

            Çok konuştum, unuttuğum şeyler muhakkak vardır. Çok teşekkür ederim herkese. (Alkışlar)

            Funda ŞENOL CANTEK (Oturum Başkanı)-Funda ŞENOL CANTEK (Oturum Başkanı)-  Biz teşekkür ederiz. Sen konuşurken şey aklıma geldi, onu atlamayalım. Sendika bize çok destek oldu, hem hukuki süreçte, hem maddi yardım, hâlâ maddi yardım yapıyor, başka bir derdimiz olduğunda hep yanımızda oluyor. Mesela o kadar çok mahkeme işimiz oldu ki, bunu kendi cebimizden karşılayamazdık herhalde, çok zor olurdu. O yüzden sendikaya teşekkür etmemiz gerekiyor. Burada sloganvari bir şekilde, herkes sendikalı olsun diyelim.

            Şeyi de söyleyelim, Nuray gelecekti gelemedi Nuray Türkmen hasta olduğu için. O da bize Ankara Dayanışma Akademisini anlatacaktı. O gelemediği için şunu söyleyeyim. Biz Ankara Dayanışma Akademisinde şöyle bir etkinlik yapıyoruz. Belli hocalar istekli olanlar daha doğrusu sırayla, 8’er 10’ar haftalık dersler veriyoruz hâlâ üniversitedeymiş gibi. Ama tabii ki üniversite dışında olduğumuz için daha az oto sansürlü, daha rahat, daha gönlümüzce, öyle ders akışını kafamıza göre belirleyebildiğimiz daha keyifli geçen dersler, ben de verdim çünkü. Biz de öğrencilerden bir sürü şey öğreniyoruz. Gerçekten biraz önce Ayşe Gül Hocamız söylemişti, hiyerarşinin olmadığı yerler oluyor buralar. Onları da şimdi Ada Kitaplığı adı altında İletişim Yayınları kitap yapacak. Onu da hatırlatmak istiyorum. Nuray gelseydi anlatırdı. Ankara’da da böyle bir oluşum var.

            Şimdi ne yapalım Besim, Göç Araştırmaları Derneğinden…

            Besim Can ZIRH- Oturumda yapacağımız sunumlardan biriydi, Didem Danış gelecekti Galatasaray Üniversitesinden. Fakat okullar açılacak pazartesi, başka yoğunlukları bana delege etti. Ben de Göç Araştırmaları Derneğinin bir üyesiyim. Bizim bu oturumda yer almamızın sebebi, biraz üniversite dışı akademiye bir model olarak ve çok özel bir alan modeli olarak göç çalışmalarından doğru bir sunum yapmak istedik, kendimizi tanıtmak istedik ki, tanışıyoruz Kültürhane’de yaptık bir tane sertifika programımızı göç araştırmalarında etik programını ve geziyoruz. En son etkinliğimiz geçen hafta Odtü’deydi. ODTÜ’de olmasının sebebi, üniversitelere girmek istemiyoruz aslında. Fakat ODTÜ’de olmasının sebebi çok geç belli oldu güz okulu, göç araştırmaları güz okulu ve burada bir altyapımız vardı, hâlâ kullanabiliyorduk sorun yaşamadan. Dolayısıyla da burada yaptık, ertelemek istemedik.

            “Şimdi Göç Araştırmaları Derneği neden ihtiyaç oldu?” sorusuna, aslında iki nedeni var bunun. Bunun ayaklarından biri, biz beş senedir birbirini tanıyan insanlarız, farklı üniversitelerden doktora süreçlerinden birbirini tanımış olan insanlarız. Şöyle bir tespitle yola çıktık. Özellikle bir de tanışıklığımız bir kısmımızın 2011 Suriye meselesinden önceye gider, yani göçle olan ilişkimiz bu yeni mülteci dalgasıyla başlamış bir küme değiliz. Farklı yerlerden bakıyoruz. Ben işte Türkiye’den Avrupa’ya olan göç hareketi içerisinden bakıyorum, Didem Hoca Türkiye’de sanıyorum Afrika’dan ve Irak’tan gelip Türkiye’yi transit ülke olarak kullanan mülteciler üzerine ilk sahaya dayalı araştırmayı yapmış kimsedir. İşte Polat Altman var iç göç çalışır “Esmer Yakalılar” diye bir kitabı çıktı İletişim’den filan.

            Fakat şöyle bir tespitle yola çıktık. Bir, göç çalışmaları özellikle 2011 Suriye krizi sonrası inanılmaz sektörleşti. Benim için de olumsuz kulağa çalınan bir kavram, ama olumsuz olarak kullanmıyorum bu sunuşta. Birçok şeyi kastediyoruz, yani çok bileşenli bir hale geldi. Devletler, uluslararası organizasyonlar, sivil toplum, farklı sivil toplum kanatları işin içinde ve tabii üniversiteler de işin içinde ve bize durmadan talepler geliyor. Nereye? Üniversiteye. Gelen taleplerin çerçevesi de çok açık, işte bu alanın bilgisini üretmek istiyorlar. Fonlar var, burslar var, bir sürü araştırmalar var, kamu veya sivil toplumdan desteklenen filan. Ama biz burada bir konunun, yani şu aksın çok önemli olduğunu ve tutulması gerektiğini düşünüyorduk. O da göç üzerine çalışmanın etik boyutu. İşte araştırma yöntemi olarak etik boyutu, yazılması olarak da etik boyutu veyahut da Suriyeliler evlerine dönsünler, bak bayramda zaten gidiyorlarmış gibi bir çeşitli farklı siyasi partilerden böyle bir şey dile getirildiğinde, bir dakika o iş öyle olmuyoru söyleyebilmek için.

            Fakat tabii ondan sonra süreç farklı gelişti. İşte bu özellikle 7 Şubat KHK’siyle birlikte içine uyandığımız yeni bir durum var. Artık üniversitelerin belki önceki yıllardan, özellikle bizim Ankara’dan 1402 meselesinden işte konuşabildiğimiz hocalardan dinlediğimiz bir önceki sekans, 12 Eylül’den çok farklı kılan, belli üniversitelerin ya da belli kadroların değil üniversitenin bir kurum olarak tasfiye edildiği bir süreçteyiz. 12 Eylül’den sonra beğenelim beğenmeyelim, sorunumuz olsun olmasın, ama Özal liberalleşmesi sonrasında erken 90’lara bir şey kalmıştı üniversite kurumu. Yine beğenin ya da beğenmeyin, o dönemin restorasyonunu sırtlayan kadrolar üniversitede yer bulabilmişti veya üniversiteden çıkmıştı. Şimdiki tasfiye, üniversitenin bir kurum olarak tasfiyesi. Yani kazayla devran dönerse, restorasyonu yüklenecek kadrolar oluşamasın diye bir tasfiye. Ve bizim yola çıktığımızda karşımıza bir elden bir sektörleşme var, üniversiteler de çok hızlı bu sektörleşmeye dahil oldu. Benim çok sık karşılaştığım sorudur, ODTÜ’de niye bir göç araştırma merkezi yok?

            Şimdi içeride de dışarıda da olsa ben şunu diyorum, çünkü yok. Ama bunun arkasında bir dünya bir mesele var. Çünkü işte Hacettepe Göç Araştırmaları Merkezi bir kişiyle 10 sene devam etti. Sonra o kişi yer değiştirdi, şu anda orada da bir şey kalmadı. Ama Göç Araştırmaları Merkezinin üniversitelerde kurumsallaşması veya YÖK’ün son verdiği doktoraların nasıl seçildiği vesaire gibi, yani üniversite de bu sektörün bir ayağı haline geliyor.

            Biz de dedik ki, özellikle KHK süreçleri başlayınca, biz herhalde üniversite içinde bizim anladığımız gibi, bizim baktığımız eksenden araştırma ya da çalışmalar yapamayacağız, dolayısıyla acaba üniversite dışında böyle bazı etkinlikleri yapabileceğimiz bir şey mi açsak kendimize dedik ve zaten hemen sonrasında başımıza gelmeye başladı. Bazı üniversitede yapmak istediğimiz etkinliklere izin verilmedi. Belki bunu burada yapamazsınız diye verilmedi, ama işte bugün ODTÜ’de de yaşadığımız gibi bayağı ayak sürümeler oldu ve dolayısıyla biz artık o zaman karar verdik ve 2017 yılında derneğimizi kurduk ve yola çıkarken ki tek amacımız da çok aslında büyük hedefleri yoktu, belli konuşmaları veya belli toplantıları üniversite dışında yaparken bir tüzel kişiliğe ihtiyacımız vardı. İşte İstanbul’da SALT kullanılıyor veya Sabancı’nın bazı birimleri kullanılıyor. Yani orada rezervasyon yaparken kim geliyor bugün? GAR geliyor, Göç Araştırmacıları Merkezi.

            Fakat ondan sonra süreç çok farklı işledi ve aslında ne kadar doğru zamanda ne kadar doğru bir adım atıp, üniversiteden dışarıya akademiyi taşıma girişimi göç araştırmaları özelinde gördük. Çok hızlı geçeceğim ve çok üzerinde durmayacağım. İlk etkinlikler, işte Avrupa’nın çeperinde göç ve sınır deneyimi hep heybemizdekileri masaya koyduk. Yani işte üniversite dışına çıkıp, akademik olarak ürettiğimiz bilgiyi toplumla kamuoyuyla ilgilisiyle paylaşmaya çalıştık. Eylül 2017’de kurulduk, şey bir kadro var, işte Didem Danış, Deniz Sert, Ayşen BirisKaracay, maalesef kendisi şu anda yurtdışında. Gülay Uğur, ben, Polat vesair. Küçük bir genişledik, çok da genişlemeyi istemiyoruz. Çünkü bu sektörleşmeye karşı kendi alanımızı korumak istiyoruz. Çünkü bir tazyik oluşmaya başladı işler yaptıkça.

            İşte bir bülten yayınladık, çok cılız bir bülten, sadece kendimizi gördük yapabilecek miyiz diye. Çok aslında bülten odaklı ilerlemek istemiyoruz. Sonrasında özellikle İstanbul’daki tayfa daha da yerleşik oldukları için, hemen şeylere başladılar. İşte güncel göç meseleleri, Türkçe ya da İngilizce ve çok da gündeme değen ve çok da kritik bir yerden bakan ve saha datasıyla konuşan konuşma serileri yaptı. İşte bir göç mahallesi olarak Kumkapı’da barınmak mesela. Aslında bu hani sektör diyoruz, ama sektör de size her yerin bilgisini istemiyor sizden. Mesela Kumkapı’nın son 10 yılda neye dönüştüğünü bilmek istemiyor, onunla ilgilenmiyor. Orada bir enformel dünya var, o kendini döndürüyor zaten. Bir gözü orada, ama şey bakmıyor oraya, çünkü seviyor oradaki o enformel sektörü. Bazı hani legal çözemeyeceği şeyleri o enformel alanda çözüyor çünkü sektör. Dolayısıyla bunu dinlemek istemiyor zaten sizden, dinlemek istediği şeyler gayet formel, işte makro düzeyde anlamaya çalıştığı ve yönetmeye çalıştığı alanlar.

            İşte Suriyeli göçmen işçilerini İstanbul ölçeğinde tekstil sektöründe emek piyasasına eklemlenmeleri. İşte sorsanız çalışma izinleri yok, çalışmıyorlar vesaire. Hayır çalışıyorlar, bu bilgiyi de bilmek istemiyor zaten. Neyse sonra dedik ki biraz, işte insanlar hazır heybemizdekini tüketmeye başladık, biraz da yeni bilgi üretilmesine müdahale edelim. Yani bu doktora ya da yüksek lisans öğrencisi danışmanıyla baş başa kalmasın, özellikle bazı göç araştırmaları enstitülerinde, biz biraz oraları hekleyelim. Diyelim ki, bak arkadaş burada bazı etik şeyler var, göçü şöyle de konuşabilirsin diye. Ve buna da dedik ki, bir katıldığının anlamı olsun sertifika verelim. Hani belki bir sonraki sekans o sertifikayı çok ortalığa çıkartmayacak, ama yani o anda katıldı elinde bir belgesi olsun, insanlar seviyor anı olarak da biriktirmeyi. Sanırım buydu Mersin Kültürhane’de yaptığımız, tam hatırlamıyorum şimdi, ama bunlardan birinde Mersin’e gittik, iki tanesi İstanbul’da oldu filan.

            Sosyal medyayı yönetiyoruz anladığımızca, Facebook grubumuza 2 bin 700 kişi filan üye, ama alandan insanlar üye. Paylaşımlardan anlıyoruz, orada bazen polemik tartışmalar oluyor. Mesela şöyle bir soru geliyor: Arkadaşlar çok acil bana 12 tane Suriyeli lazım. Niye? İşte hemen …187.13 yapacağım, ondan sonra da bir şey yapacağım. Ne yapacaksın? İşte bir fona başvuracağım. Mesela onun altına, hani ben çok da diline hâkim olamayan bir insanım, o yüzden ben girmiyorum, ama işte diğer arkadaşlar giriyorlar. Bu neden etik olarak doğru değildir, niye bunu… Hani onu gruptan çıkartmak veya orada sert bir şey yapmak yerine, işte bu yanlış bir şey, böyle çalışılmaz göç diyerek. Mesela Afgan göçmenler ve mülteciler, göçün diğer yüzü. Yine Suriyelileri duymak istiyor herkes, Suriyelilerin nasıl Ege’yi geçemeyeceklerini anlamak istiyor, bazıları da nasıl geriye gideceklerini anlamak istiyor. Ama Suriyeliler hattı kurunca özellikle 2015 yazında Ege’yi böyle huh deyip 850 bin kişi geçince bir anda, o kümenin içerisinde başka kanallar da açıldı. İşte etnik olarak Özbek, Özbekçe konuşan, ama Afganistan’dan İran üzerinden bize gelen küme. Gidin şu anda Türkiye’nin bütün Orta Anadolu garlarında o genç Afgan çocukları görüyorsunuz. Çünkü rota açıldı ve gitmeye çalışıyorlar. Ama bunun da bilgisini istemiyor, çünkü onlar yoklar aslında. …188.22 olamıyorlar, olmalarını da istemiyorlar filan.

            İşte biz orada göçmen Afgan mültecileri çalışan bir arkadaşımızla bir gündem yaratmak için böyle konuları öne çıkarıyoruz. Yani onların da çok bir yerde konuşamayacağı, hele üniversitede hiç istese yer alamayacağı filan konular. Bu …188.36 tartışmasına uyum tartışmasına yine girdik filan. İşte film gösteriyoruz, film göstermeyi çok seviyoruz. Özellikle belgeselci arkadaşlar önümüzdeki dönem Ankara’ya da bir Polonya belgeseli getirmeyi planlıyoruz filan. Desteğimizi kendimiz çıkartıyoruz, biz de başvuru yapıyoruz bazı fonlara. Özellikle insan hakları alanında Türkiye’de çalışma yapan, o da bizim işte şansımız diyelim. Çünkü onlar da artık üniversiteye giremiyorlar ve fonları var ve hani belli protokollerle biz bu fonlara başvuruyoruz. Ama orada da çoklu bir aklımız olduğu için, çok yalpalamayacağımızı düşünüyoruz. Çünkü bu arada da bir not, işte çok bildiğimiz o göç araştırma enstitülerinin ciddi bir kısmı tek adam enstitüleri. Biz başından beri bir çokluktayız ve biraz sonra da göreceğimiz üzere kadın egemen bir çokluktayız ve bunun keyfini de oldukça çıkarıyoruz. Çünkü yalpaladığımızda onlar bizi kulağımızdan tutuyorlar şöyle, o öyle değil diye özellikle etik konularda.

            2019’da da şöyle projelerimiz var. Bu arada onu oturum gereği özel olarak belirtmek gerekir mi bilmiyorum, ama KHK’li arkadaşlarımız da var aramızda; hani sayıdan çok bağımsız olarak. Çünkü öyle bir vizyonumuz zaten yok bizim, hani bir çekincemiz, açıktan destek önemli anlamında konuştuğumuz noktada. IMESCO’dan fon aldık, bu çok ilginç bir fon. Gelecek yaz 2019’da uluslararası göç okulu düzenleyeceğiz. Güz okulu olarak ODTÜ’de ulusal yaptık, 18 doktora öğrencisi katıldı. 2019’da bunu uluslararası olarak yapacağız İstanbul’da. IMESCO bizi tanıyamaz, çünkü biz üniversite değiliz. IMESCO şey bir network, işte Avrupa’da göç üzerine çalışan enstitüleri veya bölümlerin networku. Fakat biz IMESCO’ylaGotheburg Üniversitesi üzerinden, yani Götheburg Üniversitesiyle partner olup IMESCO’ya başvurduk ve Türkiye IMESCO yaz okulunu Götheburg Üniversitesiyle yapıyoruz. Dolayısıyla bu alan göç sektör oluyor, bunu olumsuz kullanmadığımı söyledim, çünkü bundan biz de besleniyoruz. İşte IMESCO’ya başvurduğumuzda Türkiye’den ve üniversiteden çıkabilmiş bir grup olarak başvurduğumuzda bir değerimiz var, bunun farkındayız. Ama işte bu biraz çoklu kılarak o aklı, o değerin mümkün olduğunca bizim istediğimiz yönde ürün üretmesini sağlamak istiyoruz ve güz okulu yaptık. Türkiye’den Rize RTE Üniversitesinden olsun, Mersin Üniversitesinden olsun, ODTÜ’den olsun, Avrupa’dan üç üniversiteden İngiltere’den dahi, şu anda sahasını yapan doktora öğrencileri katıldı. Çok keyifli bir süreç geçirdik ve çok öğrendiğimiz bir süreç oldu ve önümüzdeki dönemde bunu bir model olarak, işte üniversite dışı akademinin bir modeli olarak kurumsallaştırmaya düşünüyoruz.

            Kapatırken şuna geleceğim, ben de umut var bitirmek istiyorum. Çok kötü şeyler yaşıyoruz yaşadık içindeyiz. Fakat işte mesela katılımcı arkadaşlardan, özellikle Avrupa’dan katılan bir arkadaş bu, yani istese Türkiye’ye gelip bu güz okuluna katılmak durumunda değildi. Ama işte Türkiye’yle ilgili bir şeyler yapıyor, kendisi Türkiyeli ve Türkiye’de böyle bir şey olunca gelip katılmak istemiş. Sosyal medyasında yazdığı not, yani geldi katıldı vedalaştık ve sonra bizim isimlerimizi de eklemiş notu yazdı. Ve bizi inanılmaz güçlendirdi, yani düzenleyen bütün arkadaşları. Çok kısaca okuyacağım, yani çok kişisel bir not, şey de var işte Boğaziçi mi ODTÜ mü var, ama diğer kısımları bizim için önemli.

            Der ki, “çok uzun zamandır akademik açıdan bu kadar verimli bir hafta geçirdiğimi hatırlamıyorum. Çok uzun zamandır çıkar çatışması olmadan, statüsü aynı, bu kadar benzer gaile insanın bu kadar içten çalışabileceği bir ortamın hayalini dahi kuramıyordum.” Tekrar ediyorum, Belçika’da bir üniversite galiba, ya Belçika ya da Hollanda’daki bir üniversitede doktora yapıyor. “Çok uzun zamandır tabii ki Boğaziçi’nin kampusu ODTÜ’nünkinden güzel yalanının bir parçasıyım. Çok uzun zamandır 30 artı 30 yaş üstü insanların görece çok daha zor uzun vadeli arkadaşlıklar kurabildiklerine kanaat getirmiştim. Çok uzun zamandır Ankara’yı meşhur İstanbul’a dönüşü güzel üzerinden değerlendiriyordum. Göç Araştırmaları Derneği iyi ki varsın, ismini makalelerinden öğrendiğim -beş gününü bize bir arkadaşımızın evlilik yıldönümüydü ve güz okulunda Ankara’daydı, yani eşi İstanbul’da- evlilik yıldönümü hafta sonu çocuğunun ilkokul gününü kaçırmak pahasına adayan GAR’lı hocalarımız iyi ki varsınız. Zorlu’nun bu kadar aşikâr olduğu bu doktora yolunda ve yolun sonrasında birlikte yürüdüğümüz yürüyebileceğimiz ve yüzde 88’ini kadınlardan oluşan şani insanlar iyi ki varsınız” diye bitiriyor.

            Biz bunu okuduğumuzda şey dedik, doğru bir şey yaptık o zaman, o zaman yapmaya devam edelim dedik. İşte kardeş oluşumlar diye anlıyoruz biz Kültürhane’yi ve dayanışma akademilerini veya işte ODTÜ Mezunlar Derneği de zaman zaman bu gibi olanlarda olanaklar imkânında yer açıyor. Artık böyle yürüyeceğimiz bir döneme giriyoruz diyelim ve bu talep olduğu sürece de kaynaklarımızı doğru yaratıp doğru kullanabildiğimiz sürece de yürüyebileceğimiz kadar yürüyeceğimizi düşünüyorum deyip kapatayım.

            Kaç dakika? 15 dakika. Umarım çok yormadım sizi. (Alkışlar)

            Funda ŞENOL CANTEK (Oturum Başkanı)-Evlilik yıldönümünü kaçıran fedakârlık yapmış.

            Çok teşekkür ederiz geldiğiniz için, biz bu kadar kısa sürede bu kadar şey anlatabildik, ama daha ayrıntı öğrenmek isteyenler için iki ciltlik KHK’li öyküleri miydi? Onları edinip, oradan daha ayrıntılı bireysel hikâyeler, çünkü herkesin farklı hikâyesi var. Oradan takip edebilirsiniz.

            Sağ olun tekrar.

            (Ara verildi)

ÜÇÜNCÜ OTURUM

“Akademik Çalışma Hayatı: Kültür ve Etik”

            İlker ÖZDEMİR- Bu amaçla toplumla bütünleşme amacı var, ama üniversiteyi dışarı taşırmamamız lazım. Aynı zamanda bir itiraf, taşıramadık itirafı oluyor. Ve Besim Hocam dedi ki, üniversitenin bir kurum olarak tasfiyesi döneminden geçiyoruz dedi. Ben de buna aynen katılıyorum. Bu dönem geçmiş hiçbir dönemle mukayese edilemeyecek bir dönemin içerisinden geçiyoruz. İçinizi karartmak için söylemiyorum, ama gerçeği de tespit etmemiz lazım. Yani ne 80, ne 73, ne 60’lı yıllar bu dönemdeki yaşadığımız sorunlarla herhalde mukayese kabul etmez diye düşünüyorum.

            Üniversite gerçekten bir daha geri dönemesinler diye bir kurum olarak tasfiye edilmeye çalışılıyor. Hâlbuki biz üniversiteyi, bir ifade ve iştirak kültürünün yeşerdiği yer olarak görmek istiyorduk. Bunun yerine bir biat kültürünün egemenliğinde, liyakat değil sadakat esasına dayalı bir örgütlenmeyle gidiyor. Tabii ki bunun için hukuki mücadele, politik mücadele, akademik mücadele tam da bu zamanda lazım.

            Şimdi arkadaşlar, ben ODTÜ’de siyaset bilimi yüksek lisansı yaptım, onun için anlatıyorum, onu da izah edeceğim. Özgeçmişimi vermek için değil, popüler kültür çalıştım Raşit Hocamla birlikte. Şimdi buna popüler kültürün egemenliği desen olmuyor bugünkü döneme, kitle kültürünün egemenliği desen o da uymuyor. Ne yapacağım? Sonra doktora tezimde Ankara İLEF’te kişisel gelişim kitapları üzerinde çalıştım. Tamam, kişisel gelişim kitaplarıyla benzer uygulamalar var, ama bu tam olarak o neoliberal şeyin dışında artı şeyler var, onun üstüne yaşadığımız başka şeyler de var.

            Dolayısıyla ben son üç senedir iletişimle ilgili alanlarda çalışmamı etik üzerine yönlendirdim. Yani böyle bir iğneyle kuyu kazar gibi, yani bunun neresinden, hatta genel etik okudum benim için çok iyi oldu. Bir-iki tane de ürün çıktı “Saygı” diye bir derleme kitap yaptık. Ben “Siyasal İletişim Etiği” diye bir kitap yazdım. Fakat bir şeyin peşindeyim, derdim var da o yüzden. Belki hiç buna bulaşmayacaktık, ama …02.46 demişti kelimeleri en çok onlara bir şey kaybolunca ihtiyaç duyarız, ona seslenmek için. Şimdi etik kaybolunca, bizim de etik diye söylememiz gerekiyor.

            Sonunda üç tane kavram buldum, bu üç kavram üzerinden belki içinde yaşadığımız durumu anlatabiliriz diye. Bir tanesi, post-trudt kavramı, yani hakikat ötesi çağ. Bu 2016’da yılın kelimesi seçilmiş ve nesnel hakikatlerden çok, belirli bir konu üzerinde kamuoyu belirlemede duyguların ve kişisel kanaatlerin nesnel hakikatlerden daha fazla egemen olmasını anlatıyor. Yani Türkiye’de gerçek ötesi, gerçek sonrası, hakikat sonrası çağ diye çevriliyor. Amerika’da da Trump iktidarını anlatmak için en çok kullanılan kelimelerden biri. Yani nesnel hakikatler belirli bir konu üzerinde kamuoyuna belirlemede duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili.

            Bununla ilgili kitaplar çıktı, çok meşhur bir …03.46 kitabı var. Okudum da, çok da bir şey yok aslında, yalanı savunuyor adam. Bir yerde yalanı meşrulaştırmaya çalışan bir kitap. Biz neyin peşindeyiz? Gerçek ya da hakikat, akademisyenin peşine düştüğü bir şey… Biz Gökhan yine KHK’li akademisyenlerden biri Gökhan Hocam, Gökhan Yavuz Demir’in bir kitabı vardır “Anlamak İçin Yaşamak” diye. Biz anlamak için yaşayan ve bunu anladıklarımızı da paylaşmak anlatmak için yaşamayı kendine yaşam tarzı olarak seçmiş insanlarız. Ama bu hem post modern tahayyül ve tasavvur 80’lerden sonra, bu hakikati parça pinçik ettiği için, hakikat peşinde koşan bunda direnen insanlar da daha çok seçkinci pozitivist vesaire diye mahkûm edildi. Bu da bir siyasi, bunun ben bir siyasi proje olduğunu sonradan anladım.

            Bir anekdot daha aktarmak istiyorum. Şimdi Vadi Yayınları vardır İslami yayınlar yayınlayan, akademik ama kaliteli kitapları da çıkmış. Vadi Yayınlarının sahibi Ercan Şen benim arkadaşımdır. İlk kitabını çıkardığında bana rastladı. Matbaadan kitapları almış geliyor ve beni Sakarya çayocağında oturuyordum gördü ve kitaptan bana bir tane verdi, hediye etti ilk kitabımız diye büyük bir sevinçle. Kitabın adı “Bilim Dedikleri” Alan Chalmers’in kitabı. Şimdi bilim felsefesi, ama bunlarda bir bilime karşı söylemleri sahiplenme var. Biz bunu ortak düşman modernite, ortak düşman bilim çünkü. Ben bunu inanın 10 sene sonra idrak ettim. Niye buna sarılıyor? Bizim de hoşumuza gidiyordu bilim felsefesi yapmak, ama muhafazakâr kesimin bilim üzerinde, bilime karşıt söylemleri bu denli sahiplenmesinin şeyini daha sonradan anladım. Şimdi dolayısıyla biz hakikaten pek de para etmediği, para etmenin dışında kaile almadığı bir dönemden, hakikat ötesi hakikat sonrası bir çağdan geçiyoruz.

            İkinci kavramın, Frank Furedi’nin bir “Nereye Gitti Bu Entelektüeller” kitabını okudum o arada. Orada bir Filistinizm kavramı var, onunla ilgili bir sürü şey de taradım. Çünkü kitapta çok açık ve net tarif etmiyor. Burada da bilginin başka amaçlar için kullanılması sürecini bu Filistinizmle anlatıyor. Filistin de açık bir kültürden mahrum, ilgileri maddi ve sıradan olan kişilere verilen ad. Ve kitabında diyor ki, üniversiteler işletmeci bir zihniyet tarafından işgal edilmiştir ve sonuç olarak üniversiteler toplumu entelektüel olarak harekete geçirme gücünü yitirmiştir.

            Şimdi bu Filistinizm kavramı, sadece bilim için değil, felsefe etik estetik bunun için de, sanat anlamında da kullanılan bir kavram. Yani sanatı güzelliği, hatta maneviyatı, zekâyı küçümseyen hor gören anti entelektüel bir tavır, kültür ve estetik değerlere ilgisiz. İlgisiz olmanın ötesinde düşman; yani ilgisiz, artık hani ilgisizlik de şey yapmıyor, bilim ve sanata karşı dar kafalı gibi anlamlarda kullanılıyor.

            Şimdi görüyoruz ki, etik ve estetik kriterler bir ülkede ya da dünyada gözden düşerse yerini kabalık, basmakalıp değerler, eskimiş yani evrensel değerler bir yerde gözden düştüğü zaman ya da düşürüldüğü zaman demek belki daha doğru, yerini milli ve manevi değerlerle dolduracaksın, bir değerle doldurmamız lazım.

            Şimdi böyle bir ortamda içi boş olan düşünce, burada örneklerini anlattı arkadaşlarımız rektörlerin ağzından. İçi boş düşüncelerle derinlikli olanları ayırt edememe, klişe fikirler öne çıkıyor, insanlar da artık bu şekilde hayatı sürdürmekten gocunmuyor, hatta bundan gurur duyuyorlar. Yerel kimliklere karşı aşırı ilgi ve hassasiyet de bunun bir yan ürünü.

            Şimdi Arapçadaki bu Filistin’i karşılayan sözcükler de, hiçbir şey bilmeyen, ümmi derler ye hiçbir şey bilmeyen, ümmi kötü anlamda bir şey değil. Ümmi bilmiyorsa, bilmediğini biliyorsa, o doldurabilir boşluğunu. Bilgiden yoksun kalmış değil bu kelimenin anlamı, bilmeye dirençli ve kapalı olan. Dolayısıyla bu sözcük sadece cahil …09.27 değil, bilim ve sanat düşmanı bir tavrı işaret ediyor.

            Şimdi gelelim işin akademik boyutuna. Akademide de bu Filistinizm en yoğun bir biçimiyle yaşanıyor. Bizde bir piyasa denetimi var, bunu neoliberalizmin eleştirisi olarak çokça söylüyoruz zaten, ama bir de siyasa denetimi var, siyasa denetimi bizde daha da fazla etkili. Dolayısıyla bu ikisi bir araya geldiğinde, bir taraftan piyasa bir taraftan iktidarın denetimi bir araya geldiğinde yaşanan olumsuzluklar katlayarak büyümeye devam ediyor. Bilgiyle birlikte bilginin araçsallaştırılmasıyla birlikte liyakatin de önemi kalmıyor. Liyakat yerine, sadece üniversitelerde değil, bütün kamu kurumlarında sadakat üzerinden bir örgütlenmeye şahit oluyoruz. Yani devletin Hazinesi ve Maliyesi bile başka ellere teslim edilemiyor, aileden birileri gerekiyor bunun için, en sadık olabilecek kişilere.

            Oysa sadakat bir erdem değil, yani sadakat sadece ilkelerine sadık olarak bir erdem olarak anılabilir. Yoksa hele ki kişiye sadakat, tam da Kant’ın dediği biçimde onursuzluktan başka hiçbir şey değil.

            Şimdi Furedi bu kitabında diyor ki, aklın değer kaybı insanların teknokratlara dönüşümü, profesyonelizmentelektüelizmi yok ediyor. Ben de burada, yani sadece Furedi’ye bağlı kalmadım, bunun nedenleri… Hani Hocam nedensellik demişti, bu işler neden oluyor? Bu postmodern çağın bunda bir etkisi var, yani aşırı görecelilik, her söylenenleri birbirine eşit kılmak ve her söylenenin aynı değerde olduğunu iddia etmek, sistematik bilginin reddi, aynı zamanda akademisyenin de çaptan düşmesine yol açıyor. Bu piyasacı gelişmeler aynı zamanda etik ve estetik değerleri de bütünüyle zarara uğratıyor.

            Bu kültürel görecelilik fikri ve uzmanlaşma bir araya gelince de, bu dar kafalılığı Filistinizmi teşvik ediyor. Buna başka bir tabirle, yine Puştos diye bir tabir var Rusça. Onunla ilgili ve paçozlaşma diye Türkçeye çevirmişler. Onunla ilgili birtakım tartışmalar vardı, ama tam olarak çok da referans verilebilecek şeyler değil. Alev Alatlı, Murat Belge filan yazmış, çok da derinlemesine ele alamamışlar. Okudum yazdıklarını, tavsiye etmiyorum öyle söyleyeyim. Biraz daha başka kaynaklardan bakmak lazım.

            Şimdi Nilgün Toker Hocam “Hakikat Kaybolunca” diye bir yazı yazmıştı, o elime geçti. Diyor ki, eğer diyor aşırı göreceliliğin egemenliği ve herkesin hakikati doğrusu kendisinde olduğunda, tüm hakikat iddiaları eşit ölçüde geçerli kabul edilince hakikat de ortadan kayboluyor. Bunun sadece hakikat ortadan kayboluyor demiyor, bir şeyi konuşmanın yani iletişimin de bir anlamı kalmıyor, herkes durduğu yerde duruyor. Bir fikir alışverişi olmuyor, yani sadece hakikati değil, aynı zamanda iletişimi müzakereyi de yok ediyor. İletişimin müzakerenin olmadığı yerde de gücü kim elinde tutuyorsa o hakikaten belirleyicisi oluyor.

            İçeriğin yok olması, yani içi boş uzman bilgisi, halk ve akademi arasındaki kopukluğu giderek artırıyor. Yani şöyle bir şey, kaliteden en çok söz edilen çağda yaşıyoruz. Bu kalitenin artması değil bu kopukluğun nedeni, ben kopukluğun nedenini kalitenin düşmesiyle daha yakından ilgili olduğunu düşünüyorum. Kimse saygı duymuyor çünkü artık akademik çalışmalara. Sosyal mühendislik, işte bunu hepimiz biliyoruz, üniversitelere şirketlere, şirket kurma danışmanlık hizmetleri verilmesi. Ve Furedi’nin en çok hoşuma giden şeyi, bir pohpohlama kültürü diyor. Vallahi Türkiye’yi işaret etmiş gibi, pohpohlama kültürü diyor. Öğrencinin pohpohlanması, piyasanın ve siyasetin akademiye müdahale etmesi, okul hayatına karşı hayat okulundan yana olmak ve dolayısıyla hocam toparlayın diyor şöyle söyleyeyim arkadaşlar. Postmodernizmin ya da dönemin neoliberalizmin dışında bir de bilgi ve akademi üzerinde üç tür baskı var. Bir, bilginin ticarileşmesi; iki, bilginin siyasileşmesi olumsuz anlamıyla; üç, bilgisin İslamileştirilmesi çabaları, işte değerleri yitirme vesaire gibi yoluyla. Yerimiz olsa onları da anlatırdım.

            Şimdi modernitenin entelektüele akademisyene biçtiği yol halkı aydınlatmaktır. Ancak an itibariyle arkadaşlar görülüyor ki, akademisyenlerin halkı aydınlatma görevi diye bir görev sona ermiştir. En azından siyaset bunu istemiyor. Çünkü halk diyor zaten aydındır, hatta bizden daha aydındır, nurlar içerisinde yüzmektedir. Kendimizi halktan daha aydın olarak görmeniz, o sizin hüsnükuruntunuzdur diyor. Dolayısıyla ticarileşmenin yanında reel politik anlamda nerede bir siyasi müdahale bu denli yoğun olursa, bunun liyakatsizliği ve kalitesizliği getirmesi kaçınılmazdır. Ama sadece bu değil, aynı zamanda toplumun da adına akademisyen denilen insanların çoğunda da bir vicdan kaybı, bir etik ve estetik kaybı var; bu telafi edilmesi çok zor bir kayıp.

Yerim olmadığı için daha fazla uzatamıyorum, ama biz bu etiği asıl bunu son bir cümleyle bitirmek istiyorum arkadaşlar. Bir sürü akademisyen, on binlerce akademisyen var, ama bu tür etik ve estetik duyarlılığa sahip olan insan sayısı giderek azaltılıyor, azalıyor değil. Bilinçli ve maksatlı olarak azaltılıyor. Etik bize der ki, ben… Mesela normal insan ne der? Böyle statü makam peşinde koşan… Der ki, ben nasıl mutlu olabilirim, nasıl başarılı olabilirim? Etiğin sorusu da farklıdır, ben bu başarıyı hak ediyor muyum, ben bu mutluluğu hak etmek için ne yaptım? Ne yazık ki bu hak etme, bu liyakat sorunu ikinci plana düşmüştür, bunun yerine şeref peşinde koşan, şeref şan statü. Bunların hepsi yeni çalışmamda bunları ayrıntılı bir biçimde inceleyeceğim. Bunlar peşinde koşanlar, şeref peşinde koşan akademisyenler çoğalırken, bilimin ve bilim insanının onurunu savunan insanlar giderek azalmaktadır ve bu çok ciddi bir kayıptır. Bu kaybın telafisinin de nasıl mümkün olacağını hep birlikte düşünmemiz gerekir diyorum.

Hepinize dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

Oktar TÜREL (Oturum Başkanı)-İlker Özdemir’e teşekkür ediyoruz. Söz Serap Emil’de. Buyurun.

Serap EMİL- Elimden geldiğince kısa bir şey hazırlamaya çalıştım, sizi birazcık farklı bir yere götürmeye çalışacağım. Serap Emil, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Eğitim Bilimleri alanında doktora öğretim üyesiyim. Yüksek öğretim alanında çalışıyorum. Yüksek öğretim alanında çalıştığım için de, ayrıca Orta Doğu Teknik Üniversitesi Toplumsal Gelişim ve Planlama Ofisi koordinatörlüğünü yaptım yaklaşık bir buçuk sene. O nedenle de üniversitelilerin sıralaması, sıralamaların verileri nasıl oluşur, bu veriler bize ne söyler üniversite sıralama verileri? Biraz bununla ilgili de deneyimlerim oldu. Sizinle de bu deneyimleri açıkçası paylaşmak istiyorum.

Ben bunu şöyle tanımlıyorum. En sonunda üniversitelerin, yüksek öğretimin daha doğrusu, yüksek öğretimi sayısallaştırabilecekleri bir yöntem buldular. Bu da üniversite sıralamalarıydı. Üniversite sıralamalarını hepimiz en çok gazetelerden duyuyoruz aslında. Hürriyet bu konuda çok istikrarlı, işte Türkiye’de sıralamalara giren üniversiteler haberleri çok sık yapıyor.

Burada sayısallaştırmadan kastettiğimiz, tabii ki yayın sayıları, atıf sayıları, etki faktörü, proje sayıları, araştırma bütçesi ya da geliri, uluslararası öğrenci öğretim üyesi doktora sonrası araştırma sayıları, girişimcilik ve yenilikçilikle ilgili derslerin sayısı, bu dersleri alan öğrenci sayıları; bu TÜBİTAK’ın yaptığı bir endeks. Patent sayısı, uluslararası işbirliği, makale sayısı, yani sadece makale değil, ama uluslararası işbirliğiyle yapılan makale sayısı ve benzeri birtakım sayılar. Bunlar sadece bir kısmı. Nobel ödülü kısmı da, ilk çıkan sıralamanın aslında ürünüdür. Nobel ödülü alan öğretim üyesi sayısı gibi bir sürü aslında sayısallaştırarak yüksek öğretimi bize bir sonuç veriyorlar.

Bu sonuç bize ne demek, ne anlatıyor üniversite sıralamaları? Biraz ondan bahsetmek istiyorum. Sıralama çok temel anlamda, yüksek öğretimkurumlarında gerçekleştirilen ağırlıklı olarak araştırmanın miktar ve etkisini, kurumda gerçekleşen öğretimin kalitesini, kurumun araştırmacılar ve işverenler arasındaki tanınırlığını ve kurumdaki uluslararasılaşmayı ölçen bir sistem olarak tanıtılıyor. Birçok yazar da, sıralamayı aslında aileleri, öğrencilere tabii ki, öğretim üyelerine ve politika yapıcılara ve en önemlisi yine işverenleri bir karşılaştırma platformu olarak görüyor. Yani belli üniversitelerden çıkan kişilerin, hangi üniversitelerden çıktı, bu üniversiteler sıralamada nerede yer alıyora varana kadar işverenlerin aslında bunu takip ettiğini söyleyenler var.

Neden önemli? …20.11 İrlanda’da önemli bir isim bu konuda çalışan. Onun dört ana itici güç olduğunu söylüyor. Bir tanesi, bilginin ekonomik sosyal ve politik bir güç olarak konumlandırılması, özellikle ülkeler düzeyinde düşündüğümüzde. Bir diğeri, ülkelerde artan demografik baskı; yani öğrenci sayılarının artması, yüksek öğretime talebin artması ve bunun getirdiği bir baskı var. Hangi üniversite iyidir, hangi üniversite kalitelidir? Yüksek öğretimin sanayileşmiş ulus için önemli bir öğe olarak görülmesi. Bunu zaten hepimiz biliyoruz ve son olarak öğrencilerin bilinçli müşteri olması. Artık öğrenciler üniversiteleri tercih ederken, özellikle tercih aşamasında bilinç müşterilere dönüşmesi sıralamaların önemli olduğunu bize söylüyor.

Şöyle çok genel olarak, bunu hepsi değil, sıralamaların bir kısmını size göstermeye çalışacağım. Her bir sıralamanın kendine ait göstergeleri vardır. Yani biz mesela ODTÜ’de çok olur bizim, …21.05 var, öğretim üyeleri listesi. Orada işte …21.09 400 bandındayız, işte şura neden bu banttayız gibi sorular sorulur, ama aslında hepsi birbirinin aynı şey değil. Sıralamaların hepsinin kendine ait gösterge setleri var, kendilerine ait yüzdeleri var ve bu yüzdelerin de hesaplanma şekilleri var. Biz o hesaplanmaları bilmiyoruz aslında. Yani tam olarak sıralama kuruluşları birazdan bahsedeceğim, bize bunun nasıl hesaplandığını her şeyiyle açıklamıyor. O da onların şirket olma özelliğinden kaynaklanıyor.

Burada time …21.33 koydum, …21.34 Türkiye’den onların kriterlerini koydum, Türkiye sıralaması daha doğrusu. Çünkü …21.42 hem ulusal, hem uluslararası sıralama yapıyor. ARWU ilk çıkan sıralama kuruluşu, …21.48 ve GreenMatric. Ben GreenMatric’i bilerek koydum, en anlamlı matriclerden, daha doğrusu sıralamalardan bir tanesi. Üniversitelerin yeşil olma, işte doğaya çevreye faydalı faaliyetlerini ölçen, enerji iklim değişikliği atık su ulaşım ve benzeri faaliyetlerini ölçen bir sıralama kuruluşu ve onlar da yine üniversitelere benzer bir yapıda sıralıyorlar. Yani buradan aslında her bir gösterge setinin farklı olduğu, doğal olarak çıkan sonucun da aslında bize başka şeyler söylediğini anlıyoruz.

Niye sıralamalar var? İlk 20.yüzyılda bir Sevgili …22.28 Amerika’daki bilim insanlarını erkeklerini diyeceğim, insan demiyor onlar çünkü, erkeklerini sıralamaya çalışmış. Aynı şekilde İngiltere’de de bu yapılıyor. Yani diyorlar ki, bu ülkenin ileri gelenleri erkekleri, özellikle de businessman işadamlarını gittikleri üniversiteleri araştırıyorlar. Bunlar hangi okullara gitmiş, o zaman bu okullar iyi okullardır, biz bunların sıralamasını yapalım diyorlar ve böyle bir yerden aslında sıralama çıkıyor. Ama tabii yani bizim anladığımız anlamda bize etki eden ilk sıralama ARWU. Şanghay JiaoTong Üniversitesi tarafından 2003 yılında Çin’de yapılıyor. Bunun sebebi de, bizdeki araştırma üniversitesi tadında bir girişim var Çin’de. Yüksek öğretimde dünya klasmanında üniversite yaratmaya çalışıyorlar. Bunun için de Çin çok yoğun bir şekilde çalışıyor ve bu çalışmaların bir parçası olarak Çin’deki üniversiteleri üç tane araştırmacı hoca, üniversitelerin dünyada nerede durduğunu, nerelerde olduklarını anlamak için bir sıralama çabasına giriyorlar. Ve bu sıralama çabası ilk kez 2003’te açıklanıyor, ondan sonra da zaten sıralama kuruluşları bir nevi patlıyor.

Ve onların yarattığı, daha doğrusu ilk başladığında kâr amaçlı bir sıralama olmazken, daha sonra sıralamalar yavaş yavaş kâr amaçlı şirketlere dönüşüyorlar. Cengiz Hocadan bildiğim kadarıyla, yine kendisi de bu sıralamalarla ilgili çalışıyor. Dünyada tek olduğunu söylediği URAP’ın dışında kâr amacı gütmeyen sıralama şirketi yok. Yani hepsi şirket olarak çalışıyor. Bunlar sadece bir kısmı, daha da türüyor. Şimdi yeni trend, ülkelerin kendi sıralama kuruluşlarının olması, şirketlerinin olması. Yani mevcut işte bizim hepimizin duyduğu Times …24.22 İngiliz’dir, …24.23 onlardan ayrılmış bir başka İngiliz şirket, Thomson Reuters Amerikan, şimdi sanırım Moskova başlattı, Arap ülkelerinden sıralamalar var, centerforworlduniversityrankings diye. Yani yavaş yavaş ülkeler de artık bizim de sıralama şirketimiz olsun, biz de üniversiteleri sıralayalım demeye başladılar. URAP bunlar arasında dediğim gibi kâr amacı gütmeyen tek kuruluş.

Hangisine bakacağız? Zor soru. Üniversiteler de zaten bunun sorununu yaşıyorlar. Çok kısaca ürünler dedim ben ona, çünkü her bir sıralama şirketinin de kendine ait ürünleri var. Mesela işte dünya üniversite sıralaması bir tanesi, onun dışında diyor ki 50 yaşın altındaki üniversiteler, ama işte bir de tanırlılık var, …25.07 diyoruz, bu sıralamayı yapıyor. İşte Japon üniversite sıralaması, Asya, Latin Amerika ve benzeri giden birtakım ürünleri var.

Peki, neden şirketler? Bu şirketler aslında siz üniversite olarak belli bir aidat öderseniz, size bilgi paylaşımında bulunuyor. Ve diyor ki, size yakın olan üniversitelerin bilgilerini sizinle paylaşacağız, siz de buna göre kendinizi stratejilerinizi konumlandıracaksınız, bu yüzden şirketler.

Bir lig tablosu edası yok mu diyorum ben burada. Bunu sanırım Çin’den bir yazar söylemişti. Tıpkı futbol fikstürlerine benziyor. Bunu internetten buldum, dünyada ilk 200’de temsil edilen üniversiteleriyle temsil edilen ülkelerin listelerini koymuş, hangi ülke ne kadar üniversiteyle temsil ediliyor ve diyor ki, bu bize aslında bir lig tablosunu hatırlatıyor ve burada biz kazananları kaybedenleri, aynı sırasını koruyanları görebiliyoruz her sene ve doğal olarak da üniversitenin akademik kalitesini ve farklılaşmalarını gösteren süreçleri burada göremiyoruz aslında.

Geçen iki hafta önce Avrupa Eğitim Araştırmaları Derneğinin bir açış konuşmasında Suzan Robertson bahsetti, dünyanın düzleştirilmesi olarak görüyor. Yani bu tür sıralama, işte PISA da bizim aslında bildiğimiz bir değerlendirme yöntemi. Dünyayı düzleştiriyorlar diyor. Yani sanki herkes eşit düzeyde, ama o bütün farklılıkları görmediğimiz eşit düzeyde değerlendirilmiş düz bir dünya sunuyor bize bu sıralamalar diyor. Daha doğrusu sayısallaştırmalar, her türlü bilginin sayısallaştırılması.

Ve burada da yine Philip Altbach bu alanda çok önemli işler yapmış. Onlar da üniversite sıralamalarını olimpiyatlara benzetiyorlar. Olimpiyatlarda tıpkı bu 2016 RİO olimpiyatlarında olmuş sonuç. Biraz önce size gösterdiğim fikstürle çok benziyor aslında. Diyorlar ki, olimpiyat oyunları gibidir. Olimpiyat oyunlarında iyi ülkeler hep iyi atletler, iyi koşullarda hazırlandıkları için iyi ödüller alırlar, yukarıdadırlar. Ama hazırlanamayan ülkeler de alttadırlar diyor. Aslında üniversite sıralamaları tam da bunun gibi bir şey, yani koşulları aynı olmayan üniversitelerin benzer şekildeki benzer kriterlerle, aynı kriterlerle değerlendirilmesinin doğru bir şey olmadığını söylüyor. Ve bunun bir …28.13 yani sıfır toplamlı oyun diye herhalde çevirebiliriz, her zaman bir tane birinci var sıralamalarda, her zaman bir tane ikinci, her zaman bir tane üçüncü var. Yani birilerinin aşağıda olması gerekiyor. Bu soruyu da Üniversity of Sheffield sanırım bir rektör yardımcısı sormuş. Peki, o zaman sıralamalarda aşağıda olan ya da hiç girmeyen üniversiteler nasıl üniversiteler, kaliteli üniversiteler değiller mi? Bize bu soruyu da getiriyor. Suzan Robertson da aynı şeyi söylüyor. Yani kurallarını biz belirlemiyoruz bu oyunun, ama içinde olmak zorundayız.

Neden içinde olmak zorundayız? Çünkü bir, üniversiteler aileler ve öğrenciler bu bilgilerle geliyorlar bize, aynı zamanda bu aslında bir yandan da eski geleneksel, hani işte öğrenci bir okuldan mezun olur ve bir işyerine girer. O öğrencinin kalitesi üniversitenin kalitesi anlamına gelirdi. Bu geleneksel bir iletişim yoluydu, üniversitenin iyi mi nasıl olduğunu anlatan. Şimdi o yöntem değişiyor ve yeni bir metot, yani sıralamalar devreye giriyor ve bize diyor ki, ben size hangi üniversitenin iyi öğrenci ürettiğini yarattığını söyleyebilirim.

Tabii buna itirazlar var elbette ki, her ne kadar çok yüksek olmasa da Leiden manifestosu, Leiden Üniversitesindeki bir grup, webometricsdiye geçiyor bu alan ben de çok yeni yeni öğreniyorum. Akademisyenin bir manifestosu var, bu sıralama kuruluşlarına onlar da yine bir sıralama yapıyorlar, ama belirli koşulları göz önünde bulundurarak. Manifestoyu okumayacağım, ama genelde bize şeyi söylüyorlar, nelere dikkat edilmeli, biz neleri eleştirmeliyiz aslında sıralamalarda, nelere dikkat etmeliyiz? En çok da şeffaflık ilkesi aslında sıkıntılı; çünkü biz üniversiteler olarak, mesela ben Orta Doğu Teknik Üniversitesinin verilerini sunduğumda, o verilerin herhangi bir şekilde kontrol edilmesi söz konusu değil. Yani ben istediğim veriyi verebilirim. İstersem öğretim üyesi sayımı 500 derim, öğrenci sayısına 25 bin derim, bunu kontrol eden bir mekanizma söz konusu değil.

Türkiye’de tabii ki, ben şimdi çok yeni başladım bir araştırma yapmaya. Üniversitelerin rektör yardımcılarına, yani araştırmadan sorumlu rektör yardımcılarıyla görüşmeye çalışıyorum. Şu ana kadar daha 4 rektör yardımcısıyla görüştüm. Şeyi fark ediyorum, evet sıralamalar kaçınılmaz, ama bazıları seçiyor, hangi sıralama kuruluşlarına dikkat edeceğini, bazıları da herhangi bir sıralama kuruluşundan çıkan sonucu gazetelerde, özellikle yerel gazetelerde bu haberlerin çıktığından bahsediyorlar.

Toparlayayım isterseniz. Peki, bizim akademik yaşamımızı nasıl etkiliyor? Bu da son sorumuz tabii ki. Akademik yaşamı, yine …30.46 bahsediyor. Bilgi üretimi kurumlar ve araştırma pratikleri anlamında etkiliyor. Yani bize bir, daha çok yayın, ama sadece yayın değil daha etkili yayın; yani hangi dergide yayın yapıyorsunuz? Artık yavaş yavaş iş yayından etkili yayına. Kimin size atıfta bulunduğuna, yani sadece atıf sayısı değil, hangi dergideki yazar size atıfta bulunduya gidiyor ve doğal olarak da bize daha çok atıf, daha çok proje, daha çok etki faktörü gibi günlük yaşamımızı etkileyen şeyler halinde dönüşüyor, ama ben bir eğitim bilimci olarak tabii ki “peki ya eğitim öğretimin kalitesi” sorusunu soruyorum burada. Çünkü bize oradan bahsetmiyor aslında çok da fazla. Çünkü eğitim araştırma kadar ölçülebilir değil, burada da zorlanıyorlar. Haziran 2018’de çok yeni bir yayın, …31.16 çıkmış. İyi araştırmacıların ders performanslarına bakıyorlar, yani iyi araştırmacıların her zaman iyi öğretmen olmadıklarını, üniversite öğretmeni olmadıklarını buluyorlar araştırmada. Sadece mastır düzeyinde etki ediyor, ama lisans düzeyinde bunun çok büyük bir etkisi olmadığını buluyorlar. Doğal olarak da “öğretim sıralamalarda nerede?” sorusunu getiriyor ve Times …31.32 bunu hemen fark etti. Bu yaz en iyi eğitim veren üniversitelerin sıralamasına başladı. Büyük ihtimal diğerleri de yapacak. Topluma hizmet ya da toplumla bütünleşmeyle ilgili aslında herhangi bir şey söz konusu değil. Yani üniversitenin böyle bir işlevi onların gözünde yok.

Son olarak belki şunu söyleyeceğim. Bizim yine Ceren Hocayla uluslararası ilişkilerden bir hocamızla yaptığımız Çin Türkiye karşılaştırmasında, akademide etik ihlallerinin de artmaya başladığını gördük. Hem Çin’de hem Türkiye’deki vakalara baktık. O vakalardan da şunu gördük. Türkiye’de bu vakaların henüz bir karşılığı, yani bunlar cezalandırılmıyor, Çin biraz daha kurumsal yaklaşıyor buna. Çünkü onların çok ciddi anlamda yüksek öğretimi yukarı çekme çabaları var. Bizde etik ihlallerinin arttığını görüyoruz. Çünkü bir baskı, akademik teşvik ve yayın baskısı bu sıralamalardan dolayı bize geliyor. Bir de tabii ki yine Suzan Robertson’un bahsettiği –belki onunla bitirebilirim- kod yapıcılar. Yani sıralama kuruluşları bizim adımıza “kaliteli üniversite nedir?” in kodlarını belirliyor ve sembolik kontrolü elinde tutuyor diyorlar. Tabii bu sembolik kontrolün hem yüksek öğretim çalışan, yüksek öğretim çalışmaları alanındaki akademisyenlerin, hem eğitim bilimcilerin bir miktar kontrol etmesi gerekiyor. Benim kendime şahsen çıkardığım ders budur.

Teşekkürler. (Alkışlar)

Oktar TÜREL (Oturum Başkanı)-Serap Emil’e teşekkür ediyoruz. Söz Umut arkadaşımızda…

Umut BEŞPINAR- Öncelikle merhaba, ben de Serap gibi biraz deneyimlerimden yola çıkarak sizinle bugünkü konuşmayı öyle planladım. Deneyimim, buradaki deneyimim en azından bugün anlatacağım deneyimim CİTÖB deneyimim. CİTOB Orta Doğu Teknik Üniversitesinde kurulmuş olan Cinsel Tacizi Önleme Birimi.

            Bunu niye anlatıyorum? Hani Sevgili Besim arkadaşım benden bu konuda konuşmamı istediği için bir, ama daha önemlisi bir örnek birim olarak bunu alabiliriz, bu yüzden anlatıyorum. Çünkü bu birimin ortaya çıkışı ve daha sonra iki yıldır da işleyişinde bizi düşündürecek çok şey var. Başka başka ölçeklerde düşünebileceğimiz çok şey olduğunu düşünüyorum. Zamanın az olduğunu biliyorum, ama elimden geldiğince iyi kullanmaya çalışacağım.

            Sosyoloji Bölümü öğretim üyesiyim ben, aynı zamanda toplumsal cinsiyet ve kadın çalışmaları öğretim üyesiyim, ama burada bulunmam daha çok CİTÖB komisyon üyesi olmama bağlı.

            Şimdi sunumumun başlıklarını hızlıca geçersem, önce cinsel tacizi çok hızlıca tanımlayacağım, hani neden söz ediyoruz? Biraz orada bir muğlaklık olmamasını istiyorum. Cinsel tacizi çok hızlıca tanımlayacağım, üniversite yerleşkelerinde cinsel taciz olgusuna ilişkin çok hızlıca konuşacağız, daha sonra da CİTÖB deneyiminin düşündürdükleri.

            Cinsel tacizi biz bu CİTÖB de özellikle, bireysel kurumsal ve toplumsal zararları üzerinden tanımlıyoruz ve akademik ortamda kişilerin ifade ve özgürlük pratikleriyle, duygusal ve akademik iyilik hallerine zarar verdiğini düşünüyoruz. Yani burada hem bir kişisel ifade ve özgürlük pratiklerine tehdit oluşturduğunu cinsel tacizin düşünüyoruz, hem de farklı kişilerin; bunlar öğrencilerimiz olabilir, öğretim üyelerimiz olabilir, aynı zamanda idari personelimiz olabilir, onların akademik ve duygusal iyilik hallerine de zarar verdiğini düşünüyoruz. Cinsel taciz, kişiyle vücut teması bulunmadan, vücut temasında ona cinsel saldırı diyoruz. Bu konuda ne yazık ki bir ortak anlayışımız kampusumuzda bile yok. Öğrencilerimize sorduğumuzda çok net değil, o yüzden burada yeniden tanımlamak istedim. Ve rızaya dayalı olmayan, rıza kavramı çok önemli burada, yani iki tarafın rızası dışında, iki tarafın da ortak rızası dışında gerçekleşen cinsel içerikli söz, tavır ve diğer davranış biçimleri olarak tanımlanıyor. Ve olayın gerçekleştiği ortama ve bağlama göre ısrarla tekrarlanan eylemlerle ya da bir tek eylem. Bu da çok önemli, çünkü ne yazık ki cinsel tacizle ilgili birçok açıklama bizim şu an Türkiye’de yönetmeliklerde mobingle ilgili el kitaplarında rehberlerde bulunuyor. Sanki mobingin alt başlığıymış gibi cinsel tacize yaklaşılıyor. Ve mobingde de tanım gereği süreklilik gerekiyor. Evet, mobingi çalışan akademisyenler altı ay sistematik olarak sürmesi gibi bir zaman dilimi koymuş durumdalar. Bundan dolayı cinsel tacizde de öylesi bir yaklaşım görebiliyoruz. Oysaki cinsel taciz tahmin edebileceğiniz gibi bir kez bile olması tabii ki yeterli cinsel taciz olarak tanımlamak için. Süreklilik ön koşul değil. Her cinsel yönelim ve yaştaki insan cinsel tacize uğrayabilir.

            Cinsiyetçi şakalar ve yorumlarla başlıyor ve onun dışında tamamen kapsayıcı olmamakla birlikte tehditler, kişinin cinsiyetine yönelik taciz, düşmanca ortam tacizi, istenmeyen cinsel ilgi yakınlık veya biraz önce söylediğim vücut bütünlüğünü bozan cinsel saldırıyı da içeriyor.

            Şimdi bizim için benim bugün yapmaya çalışacağım şey şu. İlk ilgi, hani biraz işin nasıl ortaya çıktığını, cinsel tacizde daha doğrusu odaklanmanın ne zaman ortaya çıktığına bakarsak; 1970’lerde Amerika Birleşik Devletlerinde iş vakalarında çıkıyor, mahkemeye düşmüş olan iş vakalarında taraflardan birinin mesela terfide karşılaştığı, terfi için cinsel  bir teklifte bulunmada, terfi ancak bu koşulla terfi ettiririm gibi bu tür vakalarda görüyoruz biz. Yani hukuk alanında öncelikle karşılaşıyoruz. Daha sonra hemen arkasından kamuoyunda kavram nasıl görünürlük kazanıyor? Feminist akademisyenlerin sayesinde görünürlük kazanıyor ve cinsel tacizi beden bütünlüğüne karşı bir saldırı ve hak ihlali olarak kavramlaştırıyorlar.

            Daha sonra bunu, bu çok bence bizim açımızdan önemli, bunu takip eden dönemde, üniversitelerin de aslında cinsel tacizden muaf alanlar olmadığını ve de üniversitelerde de cinsel tacizin göründüğüne dair çalışmalar ortaya çıkıyor. Hemen 70’lerin ortalarından itibaren, özellikle batıda bu tür çalışmalar var. Türkiye’ye baktığımızda son 10 yılda toplumsal cinsiyet çalışmaları yapan akademik kadrolarda, cinsel tacize dair farkındalık, öğrencilerden gelen yoğun taleplerle birleşerek üniversite yerleşkelerine, diğer kurumlardan ve toplumun diğer alanlarından farklı olmayan yani tacizden muaf olmayan alanlar olarak bakmamızı ve bu alanları dönüştürmeyi hedeflememizi sağlıyor.

            Şimdi ben bugün ne anlatıyorum? 2010’dan itibaren cinsel taciz ve saldırıyı önlemeye yönelik üç aşamalı bir çalışmayı başlattık biz. Bunun başında kavramsal çalışmalarımız var, birazdan anlatacağım. ÖYED’in çok ciddi katkısı var ona değineceğim ve ardından da altı yıllık bir çalışmanın ürünü olarak ODTÜ Toplumsal Cinsiyet Eşitliği İlkeler ve Stratejiler belgemiz ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Cinsen Tacizi Önleme Birimimiz var. Bunun bir yönergesi var ve 2016 yılında da üniversitemizin senatosu tarafından bu yönergenin onaylanması var ve şu an üniversitemizde bir bilim olarak CİTÖB var, Cinsel Tacizi Önleme Birimi var.

            Benim amacım da, burada karşılaştığımız bu CİTÖB’ün oluşum sürecinde ve daha sonraki iki yılında karşılaştığımız zorlukları, direnç noktalarını, bunlara karşı geliştirdiğimiz stratejileri ve aynı zamanda destek mekanizmalarını, elde edilen kazanımları anlatmak. Diğer bir deyişle, aslında ODTÜ özeline, ODTÜ deneyimine odaklanarak, Türkiye’de ve Türkiye’nin üniversitelerinde toplumsal cinsiyet eşitliğinin bir parçası olarak gördüğümüz cinsel taciz ve saldırıyı kavramsallaştırmaya ve de neler yapıldığını analiz etmeye çalışacağım.

            Şimdi hemen bir CİTÖB öncesiyle başlayayım. CİTÖB öncesinde neler yaptık? Burada mutlaka anmam gereken birkaç isim var. Bir tanesi bizim sosyoloji bölümü öğretim üyesi emekli öğretim üyemiz, aynı zamanda toplumsal cinsiyet ve kadın çalışmaları uzun yıllar başkanlığını yapmış Prof. Dr. Yıldız Ecevit ve bizim açımızdan çok önemlidir onun katkısı, mutlaka ona değinmek isterim. 2011 yılında biz Yıldız Hocayla birlikte birkaç öğrencimizin bizlerle yaşadıkları taciz olaylarını paylaşmalarının ardından ne yapabiliriz diye bir araya geldik. Aslında çok kişisel, yani birbirimizin odasının kapısını çalıp, biz ne yapabiliriz? Sürekli öğrencilerimiz bize geliyorlar ve yapabileceklerimiz çok sınırlı, ancak baroya gönderebiliyoruz, psikologlara yönlendirebiliyoruz, ama bir kurumumuz yok, ne yapabiliriz? Böyle başladık.

            O dönem bize danışan öğrencilerimiz, yaşadıkları uzun süreli taciz ve kimi zaman tecavüz olaylarının hayatlarını nasıl etkilediğini ve özellikle de eğitimlerini çok etkilediğini. Sağlık merkezine gittiklerini, sağlık merkezinde psikolog ve psikiyatrları gördüklerini, ancak yaşadıkları tacizle mücadele etmek için yeterli kaynaklara, uygun gördükleri ve yeterli kaynaklara ulaşamadıklarını bizimle paylaştılar. Ve biz bunun ardından Yıldız Hocayla şöyle bir çalışma yapmaya karar verdik. 2011 yılı Avrupa ve Amerika Birleşik Devletlerindeki üniversitelerde cinsel tacizle mücadele eden birimleri araştırdık, yönergeleri araştırdık ve dökümünü çıkardık. Nasıl mücadele ediyorlar? Yani dünyanın önde gelen üniversiteleri… Biraz önce Serap Hocamın söylediğine bir şey eklemek isterim. Toplumsal cinsiyet eşitliği açısından da üniversiteler sıralanıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği açısından sıralandıklarında ve üst renklerde olduklarında, onlar bu tür konularla bu tür bir sorunla nasıl mücadele ediyorlar?

            Biz açıkçası bu çalışmayı yaptık ve bu çalışmayı yaparken bizim açımızdan öğreticiydi. Bunu çoğu feminist olan kadın öğrencilerimizle paylaştık. Yani etrafımızdaki kadın çalışmalarını, toplumsal cinsiyet ve kadın çalışmaları öğrencilerle bu yaptığımız çalışmayı paylaştık. Onlar da bize çevrelerinde tanık oldukları ve kendi deneyimledikleri cinsel taciz vakalarını bize getirdiler ve biz orada şunu gördük. ODTÜ’de en azından, ODTÜ özeli için diyebilirim, cinsel tacizin yoğunlaştığı bazı zamanlar bazı olaylar var. Mesela bahar şenliği, hâlâ aynı noktadayız değişmiyor. Mesela otostop. Bazı olaylar cinsel tacizin daha görülebilir, daha olası olduğu bazı durumlar var, bunları gözlememizi sağladı ve biz kadın öğrencilerimizden bazı feedbackler aldık. Mesela en önemli olan otostop sorununa bir çözüm bulalım hocam, sticker geliştirelim ya da birlikte yürüyüşler yapalım. Yani 9.15 yürüyüşü yapalım, 9.45 yürüyüşü yapalım …41.51 önünden Yüzüncüyıl’a, böylelikle çok özgün, hâlâ yapamadığımız ne yazık ki, ama gerçekten otostop konusunda, evet en çok otostopta eğer cinsel tacize rastlanıyorsa, öğrenciler bu konuda cidden bence yaratıcı önerilerde bulundular.

            Hemen ilerleyen yıl 2012 yılında Ankara Üniversitesinde üniversitelerde yaşanan cinsel tacizi tartışmak için bir çağrı yapıldı ve bunun sonucunda da bir çalıştay gerçekleşti 28 Mayıs’ta 2012’de. Ankara Üniversitesinin Beşevlerkampusunda “üniversitelerde cinsel taciz ve cinsel saldırıya karşı ne yapılabilir?” başlığı. Ve biz 13 çalıştay daha yaptık 2012’den beri, Türkiye’nin farklı üniversitelerinde. Bir tanesini de ODTÜ’de yaptık geçen yıl. Bu ilk çalıştaya buluşma amacımız, cinsel tacizle mücadelede üniversiteler arası bilgi ve deneyim paylaşımını güçlendirmek ve aynı tarihte kendi aramızda bir iletişim ağı oluşturmakta. Bence bu çok önemli, Türkiye’nin farklı üniversitelerinden birçok konuyla ilgili akademisyen kendi aramızda bir ağ oluşturduk ve deneyimlerimizi… Ama burada deneyim derken, sadece cinsel taciz olgularını değil, o olgularla nasıl mücadele ettiğimizi, o olgularla üniversitelerimizin nasıl mücadele ettiğini, nerelerde tıkandığımızı, o tıkanmaları nasıl aştığımızı, aslında bir strateji paylaşımıydı o. Yani biz şurada tıkanıyoruz, ama şunu yapıyorum, ben şöyle dolaşıyorum o yolu, öyle geçiyorum, çok iyiymiş ben de onu deneyebilirim gibi bir paylaşım, bir dayanışma ağı oluşturduk.

            2014 yılında ODTÜ Sosyoloji Bölümünden Yıldız Hoca ve ben yine Öğretim Elemanları Derneği tarafından davet edildik. Bence çok anlamlı, burada bizim açımızdan bir dönüm noktası. Bazılarınız hatırlayacaksınız TAİDEP, taciz hak ihlalleri ve psikolojik taciz mobing diyebileceğimiz cinsel taciz, üçünü de kapsayan yani üç ana başlıkta hak ihlalleri, psikolojik taciz mobing ve cinsel taciz başlıklarında bir çalışma grubu oluşturduk ve o gruba da Yıldız Hocayla ben tacizle ilgili çalışan grubun içindeydik. Burada görüyorum Füsun arkadaşımız da grubun içindeydi, Mesut Muyan Hocamız o grubun içindeydi ve Canan Sümer Hocamız, özellikle mobing çalışan psikoloji bölümünden hocamız o grubun içindeydi.

            Bizim açımızdan o grup çok değerli. Çünkü o grupla ilk defa biz kendimiz dışında, yani o küçük çekirdek iki kişilik grup dışında ve öğrencilerimiz dışında akademide başka, bizim üniversitemizde başka insanların da bu konuda farkında olduklarını ve bir şeyler yapmak istediklerini fark ettik, birincisi bu. İkincisi de, şunu fark ettik. Bir araya geldiğimizde öğrencilerin farklı bölümlerden, çünkü bizim kadın çalışmalarından ve sosyolojiden öğrenciler bize müracaat ediyorlardı yaşadıkları cinsel taciz vakalarında. Çok farklı bölümlerden bize vakalar gelmeye başladı.

            Hatta şöyle bir olay oldu, Füsun hatırlayacak. Bizim çarşıda bir dükkan sahibi tarafından sistematik bir taciz vakası vardı ve orada biz bunu birlikte TAİDEP olarak rektörlüğe sunduğumuz, o zamanki rektörüne sunduğumuzda, kira kontratı yenilenmedi. Bu bizim açımızdan müthiş bir başarıydı. Yani ilk defa bir şeyi birlikte toplanıp gittik ve kira kontratı reddedildi.

            Dört isim, pardon Birsen Hocam da var, buraya not almışım. Birsen Çelik Hocamız da o grubun içinde ve o da çok önemli. Birsen Hoca deyince bir şeyden daha söz etmek isterim. Bugün burada konuşmuyoruz, ama mobing üzerine ODTÜ’de çok geniş çaplı bir anket yapmıştır Birsen Hoca grubuyla birlikte ve o konuda da onun birikimi çok önemli.

            2015 yılı başında üniversite yönetimine biz bir belge sunduk ve burada hak ihlalleri, psikolojik taciz, cinsel taciz ve cinsel saldırı konusunda farkındalık geliştirilmesi ve bu farkındalığın sürekliliğinin sağlanması, bu olayların önlenmesi, caydırıcı araç ve mekanizmaların geliştirilmesi için neler yapmamız gerektiğini belirttik.

            Ancak üçünü birlikte sunduğumuz için üniversite yönetimi bize sıcak bakmadı 2015 yılında ve dedi ki bize, hak ihlalleri dediğiniz şey sizin hak ihlali olarak anladığınızı ben hak ihlali olarak anlamıyorum birincisi. Mobing dediğiniz şey nemenem bir şeydir, o zaman bütün üniversite mobing yapıyor, cinsel taciz biraz daha farklı, ama niye siz üçünü birlikte aynı kutuda ele alıyorsunuz ki, üçünü ayrı ayrı ele alsanız daha iyi olmaz mı denildi bize.

            Biz de çok büyük bir inatla bir süre daha üçünü birlikte ele aldık. Ama baktık ki bir yıl geçiyor, bu arada ne oldu? Çok acıklı bir şey oldu. Aynı yıl Şubat ayında 2015’te Özgecan Aslan olayı oldu ve Özgecan Aslan olayı bir dönüm noktası, Türkiye’deki cinsel saldırıları önleme hareketinde bir dönüm noktası üniversitelerde en azından. Şöyle ki; YÖK hemen ardından Yıldız Ecevit ve Gülriz Uygur’un, Gülriz Uygur da biliyorsunuz Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi, çok değerli ve bu konuda çalışır, cinsel taciz konusunda çalışır. İkisinin de birlikte olduğu bir yüksek öğretim kurulu 7 Mayıs 2015 tarihinde Ankara’da, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı üniversite” konulu bir çalıştay ki, iki düzenleyicisi söz ettiğim hocalarımız, Yıldız Ecevit ve Gülriz Hoca. Bir çalıştay düzenlendi ve bu çalıştayın sonunda 28 Mayıs’ta da YÖK Genel Kurul toplantısında bir tutum belgesi çıktı. Bu tutum belgesinin… Zamanınızı aldığımın farkındayım, ama çok hızlı geçeceğim. Şöyle bir ifade var bu tutum belgesinde. “Yüksek öğretim kurumları yerleşkelerde cinsel taciz ve saldırıyla ilgili bilgilendirme ve gerekleri yerine getirmeye ilişkin faaliyetlerde bulunmayı taahhüt ederler.”

            Şimdi bu bizim çok beklediğimiz bir şeydi, biz müthiş böyle, tamam  dedik o zaman burada biz sunuyoruz üniversite yönetimine, elimizde işte cinsel tacizle mücadele yöntemlerine ilişkin yönergemizi ve işleyişimize dair usullerimizi, ama hani çok da ciddiye alınmıyoruz, işte artık YÖK de bunu zorunda tutuyor, biz bir de böyle deneyelim. Ve bununla birlikte gittik ve ciddiye alındık tahmin edeceğiniz gibi. Ama TAİDEP’ten de koptuğumuzun… Onun da altını çok çizmek isterim, yani hak ihlalleriyle mobingi arkada bırakarak biz kendimize bir alan açtık, onu söylemek gerekir herhalde. Ve 24 Mayıs 2016 tarihinde ODTÜ Üniversite Senatosunca “toplumsal cinsiyet eşitliği ilke ve stratejiler belgesi” başlıklı politika belgemiz ve ODTÜ toplumsal cinsiyet eşitliğini destekleme ve cinsel tacizi önleme birimi yönergemiz kabul edildi.

            Burada biz üç boyutun altını çizdik. Yani şöyle görüyorduk, hep başından beri öyle görüyorduk. Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamanın bir parçası, toplumsal cinsiyet eşitliğinin bir parçası cinsel tacizle mücadele. O yüzden eğer zamanınız olursa okursanız yönergelerimizi var online olarak, zaten toplumsal cinsiyet eşitliğinin parçalarından sadece biri. Diğer iki ayağı daha var, o iki ayağına dair çalışmalarımız da var.

            Şimdi ben şu soruyla bitirmek istiyorum. İki dakikam olduğunu hocam izninizle yeni almış gibi davranıyorum. Şu soruyla bitirmek isterim. Cinsel taciz hâlâ neden sürmekte? Muhafazakârlığın erkek egemenliği ve heteronormativiteyi besleyerek, cinsel tacizle ilgili muğlak bir algı ve etkisiz yaklaşımların oluşmasına neden olduğu bugünkü Türkiye’de, acaba cinsel taciz hâlâ neden sürmekte.

            Şimdi ben birkaç şey söyleyeceğim, bir tanesi şu. Biraz önce sizlerle paylaştığım, üniversiteler arası dayanışmanın önemi. Bu maddede şunu söyleyeceğim. 2012’den beri birlikte yürüttüğümüz çalışmada biz şunları bulduk, bir arada bütün kadınlar şunları bulduk farklı üniversitelerden. Üniversitelerde öğrenciler akademik ve idari personel arasında cinsel taciz ve saldırı olayları yaşanmakta olmasına rağmen, konuyla ilgili farkındalık düzeyi çok düşük. İki, konu küçümsenmekte ve marjinalleştirilmekte, önemsiz bir konu olarak görülmekte, tali bulunmakta, daha önemli bilimsel şeyler varken niye bunları konuşuyoruz denilmekte.

            Pek azı hariç olmak üzere akademik personelin ve üniversite yönetimlerinin yaklaşımları, toplumsal cinsiyet eşitliğine gereken önemi vermekten oldukça uzakta. Üniversitelerde kadrolar muhafazakârlaşmakta bildiğiniz üzere ve bu süreçle birlikte cinsel taciz ve saldırı konularının üstünün kapatılması yönündeki düşünce ve yaklaşımlar ağır basmakta. Cinsel taciz ve saldırılarla ve genel olarak cinsiyet ayrımcılığıyla mücadelede, üniversitenin çeşitli bileşenlerinin katılımını sağlamakta bazı zorluklar var. Cinsel taciz ve cinsel saldırı durumlarında başvurulacak temel hukuki metinler olan yüksek öğretim disiplin düzenlemeleri çözüm sağlamaktan çok uzak. Çünkü içinde cinsel taciz geçmiyor. Çözüm sağlamak istemiyor zaten. Son olarak da üniversite disiplin yönetmeliklerinde cinsel taciz ve cinsel saldırı vakalarına ayrı bir yer verilmemiş olması, bu vakaların incelenmesi ve mağdurların korunması konusunda zorunluluklar doğuruyor.

            Şimdi böyle bir ortamda biz neyin farkına vardık? Üniversiteler arası dayanışmanın öneminin farkına vardık. ODTÜ’nün en başından beri bence çok büyük bir, bu olayda en azından yol almamızın, arpa boyu yol alsak bile yol almamızın nedeni olan en önemli boyut, üniversite içi bileşenlerin ortak bir anlayış geliştirmesinin öneminin farkına vardık. ÖYET bizimle birlikteydi, öğretim üyelerimiz bizimle birlikteydi, ama belki en önemlisi, en altını çizerek söylemek istediğim şey öğrencilerimiz bizimle birlikteydi. Bizim web sayfamız yokken, öğrencilerimiz web sayfamız olması için altı ay propaganda yaptılar. Yani en başından sürecin içinde öğrencilerimiz vardı, çünkü onların yaşamlarını çok doğrudan etkileyen bir şeydi ve bir şey yapılsın istiyorlardı.

            Birimi başından sahiplenmişlerdi, bunu söylemem gerekir. Üniversitenin farklı birimleri, mesela hukuk müşavirliği birimi baştan sahiplenmişti. Ben her hafta hukuk müşavirliğiyle toplantı yapıyordum, gelen dosyaları birlikte değerlendirip barodan destek alıyordum. Gelincik projesi, yani sadece üniversiteler arası değil, toplumun farklı ilgili ve destek vermeye hazır grupları da bu konuda destek veriyordu.

            Zorluklarımız ne? YÖK disiplin düzenlemelerinde bu konunun es geçilmesi biraz önce söylediğim gibi ifade yok. Ne yapıyoruz biz? İki tane metnimiz var, mobingle mücadele metnine bakıyoruz. Bu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının metni eski adıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bir tane mobing metni var, mobing kılavuzu var. Orada 52 yerinde cinsel taciz geçiyor, nereye uyuyorsa orayı çekiştiriyoruz. Ama ne kadar esnek olmak zorunda kaldığımızın farkına varmanız için bu örnekleri veriyorum.

            Yönetmelik ve yönergelerin benzer yaklaşımı benimsememesi bir diğer sorunumuz. Yani mobing metni başka bir şekilde bakıyor cinsel tacize, bizim CİTÖB’ün metni cinsel tacize farklı bakıyor, disiplin yönetmeliği zaten bakmıyor farklı diller var. Bir de kaynak sorunları, üniversitenin içinde bulunduğu kaynak sorunlarıyla, biz şu an beş gönüllü öğretim üyesi CİTÖB için çalışıyoruz. Uzmanımız yok, sekreterimiz yok, hiçbir şeyimiz yok. O da bir diğer sorun.

            Teşekkür ediyorum beni dinlediğiniz için. (Alkışlar)

            Oktar TÜREL (Oturum Başkanı)-Umut arkadaşımıza teşekkür ediyorum. Söz izleyicilerimizde, soru sormak ve yorum getirmek isteyen arkadaşlarımız buyursunlar. Buyurun, lütfen kendinizi tanıtın, yönelttiğiniz soruyu da kime yönelttiğinizi söyleyin.

            SALONDAN- İki şey, bir tanesi bir Boğaziçi Üniversitesinde yaklaşık 10 küsur yıl önce, biraz daha geriye gidebiliriz, bir etik kurullar çalışması yaptık, ben de onun parçasıydım. Yani 15 kişi filan 3 yıl çalıştık. Bunlardan bir tanesi, üniversite yaşamı etik kuruluydu ve bizim cinsel tacizle olan çalışmamız bizim şu anda üniversitemizde, psikolog arkadaşlar özellikle sosyolog arkadaşlarımız biliyorsunuz siz eminim. O çerçevede gerçekleştirildi ilk başta.

            ODTÜ’de böyle bir şey var mı? Bir üniversite yaşam…

            Umut BEŞPINAR- Yok Hocam.

            SALONDAN- Çok ilginç bakın, biz 10-15 yıl önce baktık ki, bizim üniversitelerimizde mesela hayvan deneyleri etik kurulu yoktu Boğaziçi’nde.

            Umut BEŞPINAR- Hocam bizim sadece araştırmalarda bir etik kurulumuz var, araştırma yöntemleriyle, yani insan araştırmaları etik kurulu. Zaten o da kanunen olması gerektiği için, onun dışında bir etik kurulumuz bu anlamda bir etik kurulumuz yok Hocam.

            SALONDAN- Bir de bir şey sorabilir miyim? Yine bizim bu çalışmalarımız sırasında şunu gördük. Boğaziçi Üniversitesinde cinsel taciz tahmin edeceğinizden belki biraz daha sık olarak erkekleri de ilgilendiriyordu. Sizde de böyle bir durum var mı? Yani sırf kadın öğrenciler değil de… Ve hatta şöyle, çalışan erkeklerin hocaların… Pardon hocalar değil de, çalışan kişilerin öğrencilere karşı ve öteki türlü de olabiliyor. Dolayısıyla bunu sadece bir kadın sorunu olarak görmek bence çok doğru değil, onu belirtmek isterim.

            Teşekkürler.

            Oktar TÜREL (Oturum Başkanı)-Teşekkür ederim. Başka sorusu, yorumu olan meslektaşımız… Buyurun, lütfen kendinizi tanıtın.

            Alp ERGÜR- Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği. …55.48 bir çalışan sağlığı ve güvenliği sorunu olarak düşünülebilir. Acaba çalışanlar arasında, yalnızca öğrencilerimiz değil çalışanlar arasındaki süreci nasıl gelişiyor, size yansıyan bulgular var mı?

            Bu arada bir de şeyi söyleyeyim izninizle. Yıllar önce üç rektörümüzü, rektörün çalıştığı anabilim dalından bir öğretim üyesi tecavüzden 9 yıl almış bir öğretim üyesi ceza almış, ceza yasası uyarınca ceza almış bir öğretim üyesi doçentlikten profesörlüğe atandı, üniversiteden öyle ayrıldı.

            Oktar TÜREL (Oturum Başkanı)-Galiba hocamızın bir katkısı olacak. Buyurun.

            Tahsin YEŞİLDERE- Ben Serap Hanıma bir soru sormak istiyorum. Bu verilerin şeffaf olmadığınısiz de söylediniz. Bu kuruluşların niteliği nedir? ve daha çok da üniversitelerin bu niteliklerini belirleyen kuruluşlar bu gerçek verileri nasıl topluyorlar? Mesela biz bazen bir bakıyoruz İstanbul Üniversitesi bir yerde çok yukarı çıkmış. İstanbul Üniversitesine baktığınız zaman verdiği verilerin doğru olmadığını görüyoruz. Mesela öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı İÜ de çok yüksek, ama çok düşük gösteriliyor. Verileri kim nasıl alıyor, kim veriyor, kime veriyor, nasıl veriyor? Bu önemli diye düşünüyorum.

            Oktar TÜREL (Oturum Başkanı)-Teşekkür ederim. Başka sorusu olan… Hocamıza lütfen…

            Harun ÖZTÜRKLER (Kırıkkale Üniversitesi)- Ben Serap Hocayla bir şey paylaşmak istiyorum. Geçen hafta doçentlik dosyası değerlendirirken başıma geldi. Doçent adayımız bu baskıyla ilgili tahmin edeceğiniz gibi, üniversitede yayın baskısıyla ilgili bir şey. Aynı eseri üç defa şeyine yazmış puanlamış, hem özet bildiri, hem bildiri, hem de yayın var. Başka sorunlar da var, ama bu şeyin etik ihlal şeyine de uymuyor. Çünkü orada etik ihlali, işte …58.18 yapmadan bir yayından birine aktarmak diye tanımlıyor. Şimdi bu durumda ne yapabileceğimi bilemedim. YÖK’ün şeyine ulaştım, üniversitelerarası kurulunun avukatı hukuk müşavirine kadar ulaştım, telefonla konuştum. O da ne yapacağını bilmiyor esas itibariyle. Sonuç itibariyle ihlal vardır deyip rapor yazdık, ama bu şey sıralaması ve baskı, özellikle bizim doçentlik sürecinde çok önemli bir şey, dikkatinize sunmak istedim. Sağ olun.

            Oktar TÜREL (Oturum Başkanı)-Teşekkür ederim. Başka sorusu yorumu olan izleyicimiz… Yok. Şimdi ben tekrar aynı konuşma sırası içinde meslektaşlarımıza döneyim. İlker Beyin eklemek istediği bir şey var mı?

            İlker ÖZDEMİR- Soru yok, sadece şunu eklemek istiyorum, yani orayı anlatamamıştım. Servet, nüfuz, güç peşinde koşanlar belli bir kategoride toplayabiliriz. Bunların egemen olduğu bir çağdan geçiyoruz, o da akademik etikle. Bu da işte bu tür davranışların, bu sayısal verilerin öne çıkması, her şeyin bu sayısal verilere bağlanması, akademinin itibarını da saygınlığını da, bilimin onurunu da zedeliyor ve birtakım insanlar da bir de şunu, hani herkesin ittifak… Dışarıda aramayalım, çuvaldızı kendimize batıralım. Buna çanak tutan çok sayıda insan var ve bu işimizin bir hayli zor olduğunu gösteriyor. Bunun yerine bizim, yani sefil bir durum aslında, bunun yerine sadece akademik olarak mücadele etmenin yetmeyeceğini, bunun yanı sıra politik mücadelenin de önemli olduğunu, politikadan bağımsız bir etik ve estetiğin var olamayacağını söyleyerek bağlamak istiyorum.

            Teşekkür ederim.

            Oktar TÜREL (Oturum Başkanı)-Teşekkür ederim. Buyurun.

            Serap EMİL- Şimdi bu sıralama kuruluşlarıyla ilgili iki türlü veri toplama yöntemi var hocam. Bir tanesi, üniversitelerin kendilerinin sağladığı veriler var. Bunlar üniversitelere bir şey gönderiliyor, e-mail aracılığıyla bir sistemleri var, databeyzleri var. O databeyzleri üniversiteler sıralamayla ilgili onların sorduğu sorulara yanıt veriyorlar.

            Dediğiniz doğru, burada herhangi bir şekilde sayıların doğrulanmasıyla ilgili bir şey yok. Şunu yapabilirsiniz mesela, bunu ben duymuştum bir hocamız yapıyormuş üniversite sıralamaları için. Mesela öğrenci sayısı diyor, öğrencilerin mezun olduğu Haziran ayıyla, gittikten sonra ve yeni öğrencilerin gelmediği ara dönemdeki sayıyı veriyor. Yani aslında yalan söylemiş olmuyor, ama bir şekilde daha az sayı gösteriyor ve daha fazla öğretim üyesi sayısıyla… Çünkü o önemli, öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı öğretimin kalitesini gösteriyor bu sıralamalarda. Bir böyle yöntemler var.

            İkincisi, eğer çok fazla sayı değişikliği varsa yıllar arasında. Diyelim ki geçen sene 700 hoca dediniz ki, bizde öyle bir karışıklık olmuştu. Biz hazırlık öğretim üyelerini de koymuşuz görevlilerine. Onları çıkardık, çünkü onlar yayın yapmıyor, çünkü onlar yayın sayısına bölünüyor. Sonra fark ettik ki, biz 1200’den 700’e düşmemiz gerekiyor. Orada açıklama yapmak zorundasınız ve bir miktar güvenirliliğiniz orada etkileniyor.

            Üçüncü yöntem de, yayınlar için kendi data beyzleri, mesela Times …61.48 ağırlıklı olarak data beyzlerine bakıyor ve orada sizin yayınlarınızı araştırıyor. Times Rutersda …61.54 bakıyor. Yani orada herhangi bir şey yapamıyorsunuz. Düzeltme yapamıyorsunuz, yayınlarla ilgili etki faktörü atıflar, bunlarla ilgili bir şey yapamıyorsunuz. Ama diğer işte gelirler, üniversitenin sayıları, uluslararası öğrenci. Mesela bazı kampuslarda belli öğrencileri şeye yazıyorlarmış. İşte iki vatandaşlığı var mesela, onu uluslararası öğrenciye yazıyor her ne kadar Türkiye de olsa gibi böyle birtakım zihni sihir yöntemler var.

            Hocam sizin dediğinize de, aslında etki ihlal sadece birisinin yayınını alıp, onu referans göstermeden etki ihlali yapmıyorsunuz. Aslında tanımı hemen önümde açtık, YÖK’ün yönetmeliğinde yazıyor. Mükerrer yayın, yani tekrar yayınlarda aslında etik ihlali giriyor ve bunun oldukça uzun bir listesi var etik ihlalin ne olduğu. İşte mesela veriyi bölmek, yani aynı veriden üç tane makale çıkarmak, üç farklı makale çıkarmak da etik ihlale giriyor. Aslında bunun tanımı yönetmelikte var, dilerseniz sizinle de paylaşırım bu bilgiyi.

            Onun dışında da, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden bir makale vardı. Hukuki anlamda da yine etik ihlali tanımlayıp üniversitelerdeki ve bunun tam olarak hangi farklı versiyonları var onu da tanımlıyor. Bunları paylaşabilirim sizinle.

            Teşekkürler.

            Oktar TÜREL (Oturum Başkanı)-Ben Teşekkür ederim. Umut Hocam.

            Umut BEŞPINAR- Teşekkür ederim Hocam. Şimdi şunu hemen söyleyeyim. Bugüne kadar 80-90 arası şikâyet aldık 2016 Mayıs’tan beri. Aslında daha fazla da, takip edilmiş şikâyetler bunlar. Yani bazen de bir mesaj atılıyor bize, daha sonra o kişiyi biz arıyoruz, ama kişiye ulaşamıyoruz. Yani mail atıyoruz, bu konuda bir şey yapalım diyoruz yok oluyor kişi, onları saymıyorum.

            Bunları şöyle sıralayayım hemen. En çok öğrenci öğrenci arası, yani tacizcinin de öğrenci olduğu ve öğrencinin taciz edildiği. Hemen arkasından öğrenci öğretim üyesiyle, öğretim üyesi öğrenci eşit sayıdadır. Yani öğretim üyesinin tacizci olduğuyla, öğrencinin öğretim üyesini taciz ettikleri eşit sayıdadır. Çok şaşırtıcı, ama gerçek ve idari personel idari personel en az. Yani burada beklenmeyen kategori belki sayın hocalarım, öğretim üyesinin öğrenci tarafından taciz edilmesi vakalarıdır. Burada taciz edilen öğretim üyelerinin çoğu, kariyerlerinin başındaki genç kadın akademisyenlerdir, yardımcı doçent kadınlardır. Ama erkek öğretim üyeleri de mevcuttur, onu da özellikle belirtmek isterim. Sadece kadınlar mı demiştiniz. Ve de cinsel yönelimle ilgili de bizim, yani özellikle burada şunu açtım, farklı cinsel yönelimden öğrencilerimizin öğretim üyelerimizin de bu tür şikâyetleri mevcut.

            ODTÜ’nin imza attığı 2015 yılında toplumsal cinsiyet duyarlı iletişim belgesi var. Bu belgede biz sınıfımızda ders verirken ve yazışmalarımızda, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir dil kullanacağımıza dair taahhütte bulunuyoruz. Ama kimi zaman bunun bulunmadığını görüyoruz ve buralardan da bu belgelere değinerek şikâyette bulunabiliyor öğrencilerimiz.

            Bir soru daha vardı, çalışanlar arası süreç… Hocam çalışanlar arası süreç biraz daha uzun işliyor, onu söylemem gerekiyor. Yani biraz önce yaptığım sıralamada en hızlı sonuç öğrenci öğrenci arası. Çünkü disiplin yönetmeliğinde onu bir şekilde tanımlamak daha kolay ve işleme koymak daha kolay; disiplin yönetmeliği çerçevesinde ele alındığı için. Diğerinde kanıtları bulmak, dosyayı oluşturmak biraz daha fazla zaman alıyor.

            Ne yazık ki üniversiteler arası bizim yaşama ilişkin, yani mobingi de içine alacak, hak ihlallerini de içine alacak belgelerimiz şu an söz konusu değil. Ama biliyorum ki, Serap Hocam da bana zannediyorum destek verecektir bu konuda, mobingle ilgili üniversitemizin bir çalışması mevcut. Ama ne aşamada olduğunu açıkçası ben çok iyi bilmiyorum.

            Serap EMİL- Aslında mobingden öte üniversiteye uyumla ilgili bir çalışma yapmaya çalışıyoruz. Onu da şöyle; Orta Doğu Teknik Üniversitesinin stratejik planında –ben önermiştim benim başıma kaldı- ODTÜ …65.58 diye bir ders yapalım dedik. Bu ders hazırlığa gelen ya da üniversiteye gelen öğrencilerin akademik uyum, psikolojik uyum ve üniversiteye uyum başlığı altında üç ana başlıkta, aslında ders gibi ders almaları ve bunların içinde de biraz önce Umut Hocayla konuştuk, CİTÖB mutlaka yer alacaktı zaten, onu tekrar konforme ettik. Yani öğrencilere üniversiteye geldiklerinde toplumsal cinsiyet nedir, cinsel taciz nedir gibi tanımları, bunu özellikle yurtlar bölgesi yurtlar müdürleri de istedi çok fazla, böyle bir ders şu anda pilot çalışmasını bu dönem yapacağız. O dersin de zorunlu ders olarak bütün üniversitenin hazırlığa ve benim gibi birinci sınıfı direkt atlayan öğrencileri de kapsayacak şekilde uygulanmasını önümüzdeki dört yıl içerisinde yapmaya çalışacağız.

            Oktar TÜREL (Oturum Başkanı)-Değerli izleyiciler, bayanlar baylar; üç değerli katkı dinledik, ben birkaç kapanış sözcüğüyle oturumu sonlandırmak istiyorum. İlker Özdemir arkadaşımızın sunuşu, aslında akademik toplumu halen tehdit etmekte olan çok ciddi problemlere ışık tuttu. Bu konuların bir kısmı, yani evrensel sorunlar, sadece bizim içinde yaşadığımız siyasal durumun ürünü değil. Bu sorunlarla ilgili olarak, yani bir yerde gerçeği araştırmak yerine gerçek sonrası birtakım tasarımların peşine düşmek, bilimi bayağılaştırmak, bilimi ticarileştirmek, bilimi ticarileştirmekle ilgili sorunları vurgulamaya çalıştı ve çok uyarıcı açıklamaları oldu.

            Ben bu oturumu izleyenlerin bu konuyu 2018’in ilk aylarında, Cumhuriyet’in Akademi ekinde ele alan Prof. Dr. Çağlar Güven’in iki makalesini salık vererek bilginize sunmak istiyorum; bu soruların evrensel önemini daha iyi fark edebilmek için.

            Serap arkadaşımızın sunuşu bana bir miktar mesleki sapkınlıkla başka bir soruyu sormama vesile oldu. O da iktisatçıların, teorik iktisatçıların sık sık gündeme getirdikleri, varyant sayılabilecek bir değer standardının bulunup bulunamayacağı. Serap’ın açıklamaları, nasıl iktisatçıların bu varyant değer standardı arayışı biraz nafile bir uğraşsa, bu uğraşın da yine nafile bir uğraş olduğunu düşündürüyor. Çünkü şu veya bu şekilde değerlendirmeyi yapan kuruluşların tümü ticarileşmiş durumda. Bilgi eğer ticarileşiyorsa, bilgi eğer metalaşıyorsa, o zaman bunun da bir fiyatı var. Bunun bir fiyatı olduğu zaman da, bu fiyatın ne olduğunu saptamak üzere özel kuruluşlar devreye giriyor.

            Dolayısıyla burada çok fazla sayıda göstergenin üretilmiş olması, değerlendirmenin ve bilimsel yargılamanın doğru olarak yapıldığı anlamını taşımıyor. Burada her şeyden önce akademik etiğin ve bilimsel etiğin bazı kurallarının devreye girmesi kaçınılmaz.

            Bir yerde Umut arkadaşımız da, yani çok ilginç bir saha çalışması konusunda bilgilendirdi, hepimizi aydınlattı, kendisine teşekkür ediyoruz.

            Üç konuşmacıya da teşekkürlerimi tekrarlayarak sizlerin adına, oturumu kapatıyorum. İlginize teşekkür ederim. (Alkışlar)

DÖRDÜNCÜ OTURUM

ÜNİVERSİTE DERNEKLERİNİN BUGÜNÜ VE GELECEĞİ

            Alparslan ERGÖR- Merhaba efendim, asıl adım Alparslan diye beni ararsanız hiçbir şekilde bulamazsınız, herkes Alp diye bilir, ama nedense böyle bir isim koymuşlar, hatta Osman’ı da var, Osman Alparslan. Ama Dokuz Eylül’de beni kimse öyle bilmez.

            Ali Hocamla konuştuk, onu soruyordum, İnci Hocam da söyledi, beşinci kurultayda biz henüz bir platformduk kurulmamıştık. O sırada kurulma sancıları yaşıyorduk ve biz platformu temsil eden bir ekip olarak gelebilmiştik. DEÜNİDER adına ben hızlıca bir konuşma yapacağım. Hedef çok açık yani, hepimizin herhalde dernek olarak çoğumuzun hedefi bu. Temel üniversite değerleri üzerine bir yapılanma oluşturmak. Asıl derdimiz, bütün üniversite bileşenlerine yönelmek. Hani bu bir hata olarak da kabul edilebilir, sendika değilsin, daha dar bir alanla uğraş da denilebilir. Herhalde ikimiz de sendikalıyız, ben de sendikalı öğretim üyelerinden biriyim; hem SES, hem arkasından… Bir dakika, ben sağlıkçı olarak çalışmıyorum ki, ben akademisyen olarak çalışıyorum diye uyanım Eğitim-Sen’e geçen öğretim elemanlarından biriyim. Bütün bileşenleri kapsamaya çalıştık, ama yalnızca öğretim elemanlarından oluşan bir üye kitlemiz var. Şu an 140 üyemiz var aktif.

            Birkaç üst üste refleks bir açıklamayla geçti aslında son dönemimiz. Uzun bir platform sürecimiz var, bu platform süreci farklı aidiyetlerden, sol spektrumdaki farklı aidiyetlerden grupların bir araya gelmesi ve uzlaşmasıyla geçti. İki yılı buldu, hatta iki yıldan biraz daha uzun bir süreç oldu. Sonunda bir ortak yapıya karar verildi. Ama her açıklamamızın ardından, Tahsin ağabeyle de şimdi konuşuyorduk, bir 10-15 öğretim üyesi üyemizi kaybettik istifayla. Her açıklama, yani örneğin barış için akademisyenler diyorsunuz hop bir 10 kişi gidiyor filan, böyle bir süreç yaşadık.

            Çok benzer şeyler, yani söylediğimiz sabahtan bu yana meslektaşlarımın paylaştığı şeyler, o değerlerin altını biz de DEÜNİDER olarak çiziyoruz. Gerçek bir akademiayı oluşturmak, ancak toplumla iç içe bir üniversiteden geçecek. Yoksa içinde bulunduğumuz üniversite bu işe yaramayacak.

            Birkaç başlıkta yönetim kurulundaki arkadaşlarımız adına nelerden söz ettiğimi ifade edeyim, neleri önerdiğimizi ifade edeyim. Onlar da sabahtan bu yana konuştuklarımızdan farklı değil, güçlü bir iletişim ağı oluşmasını ve olabildiğince birlikte bir hareket alanı yaratmayı öneriyoruz. Bunun için elimizden geleni yapmaya hazırız. Sorundaşlık odaklı bir yapı olmasına özen göstermek gerekiyor gibi geliyor, deneyimlerimiz bize en azından ekip olarak onu ifade ediyor.

            Bir kesitsel çalışmayla, üniversiteler düzeyinde bir gereksinim ya da durum saptama yapmak ilginç olabilir, bize çok somut veriler çıkartabilir; her ne kadar kurultaylar bugüne kadar çok şey söylese de, bildiğim kadarıyla kesitsel çalışma yapılmadı bugüne dek. Bir de az önceki tartışmada da ifade etmiştim, bir işçi sağlıkçıyım ben, çalışma alanım bu. İşçi sağlığı ve güvenliği, yani çalışan sağlığı ve güvenliği üniversitelerde bir örgütlenme aracı olarak da kullanılabilir, diğer arkadaşlarım da benimle bunu paylaşıyor. Eğer hocam izin verirse birkaç dakika içinde Dokuz Eylül deneyiminden çok kısaca söz etmek istiyorum, iki dakikalık zamanım olursa eğer.

            Dokuz Eylül, az önce konuşuyorduk hekimler en zayıf halka gibi görünür, gerçekten öyledir. Çünkü kolay ticari kazanca erişimimiz var. Hastaneler aslında birer çok akademik alanlar mı tartışma götürür. Bence değil, hizmet alanıdır oralar, ama onun içinde elbette bilgi üretmeye çalışan, bilgiyi paylaşmaya çalışan bir sürü de değerli meslektaşlım var. Ama hastaneler bize SES’e üye olmak da böyle bir şeydir. Aman ne güzel üye oluyor sendikaya diyorsunuz, ama SES’e üye oluyor. Çünkü kendisini sağlık çalışanı olarak görüyor, akademisyen olarak görmüyor.

            Böyle bir yapıda Dokuz Eylül özelinde çok ilginç bir şey gelişti. Biz İZÜNİDER’le İzmir Üniversiteleri Öğretim Elemanları Derneğiyle başladık, bu dernek ortadan kalktı, rektörlerin iç çatışmaları nedeniyle kayboldu. Ondan sonra Ege Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği kuruldu. Bundan 5 yıl kadar sonra da Dokuz Eylül kendi derneğini, öğretim elemanları derneğini kurdu. O arada çok zevkli, çok nostaljiyle andığım İzzet Hocamız da burada, bir ÖES deneyimi var. Ama ÖES deneyimi son derece kısıtlı sayıda öğretim üyesini, öğretim elemanını içerdi, hiçbir zaman genişleyemedi diye düşünebiliriz.

            2011 yılında sağlık kampusunda çok ciddi bir örgütlenme, çok tepkisel ekonomist gerekçelerle başlayan çok ciddi bir örgütlenme başladı. Bir buçuk yıl süren bir eylemliliğe dönüştü. Onun bir fanzini var alakarga, yedi yıldır kesintisiz devam eder. Asistanların sorunlarıyla başladı, çok ilginçtir ilk gün asistanların sorunlarına öğretim üyeleri kalkan olmaya çalıştılar onu becerebildik. Öğretim üyelerinin ilk deklarasyon günü bir hemşire hanımın söylediği şey çok çarpıcıdır. Benim işte sendika nedeniyle ilişkim var. Geldi, eğer bugün önder olursanız, kimsenin öyle bir önderlik derdi yoktu, ama gün bugün, yoksa sizi izlemeyeceğiz haberiniz olsun, yeter artık hiçbir şey yaptığınız yok dedi, çok özetle söylediği şey bu. Daha sonra bu yapı evrildi, sağlık çalışanı meclisine dönüştü. Bir örgütsüz örgütlenme aracı oluştu. Çok güzel bir deneyimdir o, bizler için çok övünç veren bir deneyimdir. Hatta rektörle pazarlığa oturan, sendikadan bile daha güçlü bir yapıdan söz ediyorum. Çünkü bütün bileşenleri içeren, amfileri işgal edebilen, anında tepki gösterebilen çok çok güçlü bir yapı. İçinde hepsi vardı, ÖES kalktı, ama eski ÖES çatışmasından benim gibi çok insan… SES, ÜKD o dönemde aktif katıldı, İzmir Tabip Odası, Hemşireler Derneği. Fakat herkes kendi sloganlarını geri çekti. Yani Eğitim-İş de vardı, Eğitim-Sen de vardı, hatta Kamu Sağlık Sen bile vardı, onlar hep sloganlarını, yani sağ grubun da katıldığı bir… Bir tek Sağlık Sen kısa sürede ayrıldı, çünkü muhalif olunduğunu fark etti. Çok ilginç bir deneyimdi.

            Ne oldu? Tükendik, müthiş bir yılgınlık, müthiş bir duyarsızlık, tabii üzerine ardı ardına KHK suskunluğa neden oldu. Ama Karga günlük dağıtılan bir fanzin, aidiyetsiz ve muhalif bir fanzin bir kolajdır. Herkese pdf olarak elektronik postayla gider, Alakarga’nın adı sağlık çalışanının sesi, ama öyle değil. Ekonomistler, ziraatçılar, pek çok insan yazar. Alakarga’yı bana gönderme diye çok sayıda öğretim üyesinden, öğretim elemanından hem de profesör düzeyinde tepki alındı. Durum bu.

            Çok güzel bir deneyim yaşadık, bir şeylerin yapılabildiğine ilişkin, birlikte olunabildiğine ilişkin, aidiyetlerin bir kenara bırakılabildiğini görebildik. Bu çok güzel bir deneyimdi gerçekten. Hâlâ bir çekirdek var sağlık kampusunda, ama bu yalnızca sağlık kampusuyla sınırlı değil. Sağlık kampusu eylemlerine bize hemen yakın. Biz bir kampus üniversitesi değiliz, son derece dağınık bir üniversiteyiz, yedi ayrı kampusta… 80 bin kişiden söz ediyorum. Güzel sanatlar neredeyse bir buçuk yıllık eylemlerin son altı ayında hep bizimle oldular. Arada bir 500 metrelik mesafe var, o tabii ODTÜ için bunlar çok komik rakamlar farkındayım, ama bizim için çok uzak bir mesafe o. Hele İzmir konforizmini düşünürseniz, bizim bir de 50 metre yürümek bile ah dedirtir insana, oturup içmek daha kolaydır. Onu aşıp her gün oraya geldiler, böyle bir süreç yaşadık.

            Çok teşekkür ederim, benim paylaşacaklarım bunlar, umarım zamanı kötü kullanmadım. Eğer Alakarga’yı merak eden olup, ilgilenen olursa adres burada Alakarga 10.30 gmail, siz bıkıncaya kadar göndeririz. Geçmiş olsun. (Alkışlar)

            İnci GÖKMEN (ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği Başkanı)- Tekrar merhaba. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde dernek geleneği epey eskiye dayanıyor. 1975’te bir başka derneğimiz vardı, ama 12 Eylül’le beraber bütün dernekler kapatılınca, bizim derneğimiz de kapatıldı.

            Daha sonra 1990 yılında yeniden derneği canlandırma fırsatı çıktı. Önce rektörlükten izin alınarak derneğe başvuruluyordu, daha sonra izin alma gereksinimi kalktı ve asistanlar da derneğe üye olabilir oldu. Sonuç itibariyle şu an bizim 309 aktif üyemiz var. Ama bunların ötesinde, bizi canlı tutan başka faktörler de var. Kampus içinde bir çalışma mekânımız var, Güneş Evi diye bilinen bir yer. Umarım ileriki haftalarda geçmişte olduğu gibi diğer derneklerle burada buluşur ve birlikte güzel işlere imza atarız.

            Çoğunuz tanıştınız, bir çalışanımız var Nihan Hanım, dernek işlerimizin aksamaması için çok koşturur. Derneğimizin bir sekreterinin olması da bazı şeyleri daha kolaylıkla yapmamızı sağlıyor. Bu sene başında dernek yönetim kurulu bir arkadaşımızın önderliğinde bir stratejik planlama çalışması yaptık. Dernek çeşitli paneller, toplantılar düzenler, bildiriler yayımlar, iyi gitmeyen durumlarda müdahil olur. Dernek yürütme kurulu yedi kişiden oluşuyor ve yönetim kurulu olarak her hafta düzenli toplanıyoruz.

            Bu sabah da belirttiğim gibi, Üniversite Kurultaylarını başlatan da Ortadoğu Öğretim Elemanları Derneği oldu. Kurultayların düzenlenmesinin bir gelenek olarak sürdürülmesini de çok arzu ediyoruz. Ama Barış için Akademisyenler imzacıları ODTÜ’de de var. Sağ olsun imzacı arkadaşların yoğun bilgilendirmeleriyle, bizim üniversitemizde diğer üniversitelerde yanlış olarak yapılan soruşturmalar ODTÜ’de yapılmadı. Ama şu bir gözlemimi paylaşayım, herkes çok korkuyor, imzacı, imza atmayan herkes çok korkuyor.  Bu korkuyu nasıl aşabiliriz? Hep beraber olursak, yani gücümüzü birleştirirsek aslında insanların kendileri çok korktukları için korku saçtıklarını ve bizi korkuttuklarını anlayacağız ve bu korkuları aşacağız. Yani bizim en büyük ihtiyacımız birliktelik, örgütlü birliktelik ve hep birlikte olabilirsek zorlukların, korkuların üstesinden gelebiliriz.

            OED olarak önemsediğimiz başka bir kavram da ODTÜ bileşenleri. Bu hem çalışanları, hem öğretim üyelerini, öğrencileri ve mezunları zaman zaman bir araya getirebildiğimiz bir yapı. Geçtiğimiz dönemde özellikle baharla beraber üniversitelerde enerji seviyesi yükselir. 1980lerden beri her bahar üniversitemizde öğrencilerin düzenledikleri bahar şenlikleri yapılır. Gençlerin eğlenmek de hakkıdır. Ama şenlikler üniversitemizde epey kişiyi tedirgin eder. Şenliklerin iyi bir şekilde, olaysız kimseye, üniversiteye zarar vermemesi için OED her sene olağanüstü bir çaba koyar. Öğrenci topluluklarıyla toplantılar yaparız, rektör ve genel sekreterle görüşür öğrencilerin isteklerine tercüman oluruz. Bu seneki şenlik öncesi rektör, genel sekreter, öğrenci dekanı ve öğrenci topluluklarının temsilcileri ile yapılan toplantıya katıldık, moderasyonda yardımcı olduk.  Olağanüstü Hal döneminde yerleşkemize bir kaç kez polis girdi, öğrencilerimizin gözaltına alınmamaları, tutuklanmamaları için öğrencilerle ve polisle görüşmeler yaptık.

            Umut Beşpınar Hocamız bahsetti, OED’in başlattığı ve yönetim kurulu üyemiz Birten Çelik’in çok emek koyduğu TAYİDEB isimli kapsamlı çalışma yaptık. (Birten Hoca bizim şu an Almanya’da bir konferansa gittiği için aramızda değil).  Cinsel tacizi önlemekle ilgili bir birim kuruldu ( CİTÖP) çok etkili bir şekilde çalışmalar yürütüyor ancak işyerinde psikolojik taciz-mobing önleyici düzenlemeler onca çabaya rağmen karşılığını bulamadı. Maalesef bize gelen bazı şikayetlerden her yerde olduğu gibi üniversitemizde de mobbing hadiseleri oluyor. Çalışanlar zaman zaman OED’e gelip bizden destek istiyorlar. Mobbing konusundaki düzenleme eksikliğini ve bunun giderilmesini bulunduğumuz her ortamda dile getiriyoruz,  bunu bir kaç kez rektörlüğe ilettik, ama bu konuda bir ilerleme olamadı. OED olarak yaptığımız işleri, düzenlediğimiz etkinlikleri ağ sayfamızdan takip edebilirsiniz.

            Geçmişte üniversite dernekleri hep beraber TBBM’ye, bakanlara, milletvekillerine, YÖK’e ziyaretler yaptık. Her dönem başında, ya da yeni bir YÖK Yasası getiriliyor denildiğinde TBMM’ye giderek, birlikte etkinlikler düzenleyerek çok etkili eylemler düzenledik. Birlikte toplantılar düzenledik, bildiriler hazırladık. Ama bunların arkası da gelemedi, sanki bir şekilde bütün kanallar tıkandı. Yeniden bunları bir şekilde açmayı keşfetmemiz ve etkili olmamız üniversitelerin, ülkenin geleceği için çok önemli. Üniversitelerin asıl sahipleri bizleriz.

            Genç arkadaşlar ilerleme, yükseltme endişeleriyle çok da öyle cesaretli davranamayabiliyorlar ki, endişe taşıyorlar, işlerini kaybetme endişesi taşıyor olabilirler, tanık olduklarımızla bu endişe de anlaşılır bir şey. Böyle zamanlarda kıdemli hocalara biraz daha fazla iş düştüğüne inanıyorum. Üniversitemizde 2 bin civarında öğretim elemanı var. Bunların yaklaşık 400’e yakını (383’ü) profesör. ODTÜ’de çok yakın geçmişte bir olay yaşadık, üniversitemize Krediler Yurtlar Kurumu bir yurt yapmak istiyor. Ama bizim üniversitemizin uzun yıllardır yerleşik yurt kurma ve işletmegeleneği var, iyice oturmuş öğrencileri seçme kriterleri var. 19 tane yurdu olan bir üniversiteyiz,  üniversitemizde son yapılmak istenen yurt Kredi Yurtlar kurumu marifetiyle yapılacak, işletmesini onlar yapacak, seçme kriterlerini onlar belirleyecek.Son yıllarda Üniversitemizde bazı işler maalesef imzalanan protokollerle oluyor. KYK ile imzalanan bir protokolle üniversitemizin 40 dekarlık bir arazi 49 yıllığına Kredi Yurtlar Kurumuna tahsis edildi.  Bu konuda önümüzdeki günle/yıllar neyi gösterecek bilmiyorum, ama diğer KYK yurtlarında düzenlenen eğitim faaliyetleri, üniversite yurtlarının çift başlı farklı uygulamalar olması bizi endişelendiriyor. Bu konuları dile getirdiğimizde gördüğünüz gibi Üniversiteler Sempozyumu toplantısı Kültür Kongre Merkezinden MM 25’e aktarılıyor.

Herşeye rağmen sizleri aramızda görmekten son derece mutluyuz. Sempozyumu her şeye rağmen yapabilmemiz çok güzel.  Dilerim önümüzdeki haftalarda, aylarda bu tür birliktelikleri daha sık yapabiliriz.

            Teşekkür ederim. (Alkışlar)

            Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Teşekkürler. Fevzi Engin Hocamız, Abant İzzet Baysal Üniversitesinden. Hoş geldiniz.

            Fevzi ENGİN- Teşekkür ederim Başkan. Ben de geleneksel sözle başlayayım teşekkürle. Öncelikle bu organizasyonda emeği geçenlerin hepsine teşekkür ediyorum, böyle bir toplantıda bizi bir araya getirdiği için.

            Ben bu kısa konuşmada, özelde üniversitemizin derneğin ve genelde iki kavramdan söz ederek çok kısa bir sürede, zamanımı iyi kullanarak tamamlamak istiyorum.

            Özelde bizim üniversitenin öğretim elemanları derneği 2010 yılında kuruldu. Kurucu arkadaşlar üniversitede örgütlenmiş sendika üyesi olmasına rağmen, o dönemdeki rektörlük seçim süreçlerinde daha aktif olabilmek ve başka gerekçelerle böyle bir derneği oluşturma fikri ortaya çıktı. Şimdi sayıyı söyleyeyim mi diye tedirgin oldum önceki üniversitelerin sayılarını görünce. Biz 88’e üyeye kadar ulaşmıştık, ama bu 8 yıllık süreç içinde emeklilik, kurum değişikliği, bazı nedenlerle şu anda aktif olarak 40 tane üyemiz var. Emekli olanlar onursal üye olarak devam ediyor, ama şu andaki mevcut sayımız o.

            Bu sayının bu derece azalmasının tabii çok farklı nedenleri var, onların ayrıntısına girmeyeceğim, ama bunların en büyük faktörlerinden biri de yeni üyeleri kazandırma yolunda bizim biraz koruyucu davranmamız. Özellikle doktorasını yapma aşamasında olan, işte akademik yükseltmeleri bekleyen arkadaşlarımızı sadece destek düzeyinde bunu yaptık.

            Tabii bu gün üniversite dernekleri ve geleceği başlığında söylenecek söz nelerdir diye baktığımız zaman, çoğunlukla bahsedilen en son üniversitelerin yaşadığı ve kanun hükmünde kararnameyle üniversiteden görevine son verilen atılan arkadaşlarımız. Maalesef biz de en son kararnameyle 4 tane arkadaşımız ki, bunların 2 tanesi dernek üyesidir. Biri de aramızda Bahadır Aydın arkadaşımız, kanun hükmünde kararnameyle görevine son verildi.

            Tabii burada sadece o kişilere yönelik olarak değil, buraya biraz duygusal boyut da katmak istiyorum. Yani temel insan haklarına varıncaya kadar aslında haklarımızı kullanma durumu ortadan kalkıyor. Çok sevdikleri oğlu Orhan Almanya’da eğitim görüyor, bundan bir hafta önce Sevgili eşi Saadet de bizim kamu yönetimi bölümünde çalışıyor. Deneme amacıyla Adana’dan Kıbrıs’a geçerek, acaba benim için de bir yasak var mı diye bir deneme de yaptı. İlginçtir çıkarken hiçbir engelle karşılaşmazken, yurtdışına girişi yaparken kendisinin pasaportunun ve yurtdışı yasağının bulunduğunu kendisine ilettiler ve biletini almış olmasını rağmen yurtdışına çıkamayacak, uzun zamandır göremediği oğluyla da kavuşamayacak.

Bu derece dramatik sonuçları olan bir süreç içinde yaşarken neler yapılabilir? Birincisi, hocam da değindi korku, üniversiteler üzerine yılgınlık baskı ve yaratılan korku. Yıllar önce anımsadığım kadarıyla Cahit Orhan Tütelgin Hocamızın “korkudan korkmak” diye bir yazısını okumuştum. Orada aynen şunu ifade ediyordu aklımda kaldığı kadarıyla. Diyordu ki, insanların diyor başkalarının yarattığı korkulara karşı kendince önlem alarak bir savunma mekanizması geliştirebilir. Ama eğer insan kendi kendine korku yaratırsa, onlara karşı herhangi bir savunma mekanizması geliştirmesi ve ona yönelik bir mücadele yapması asla mümkün olmaz diyordu. Bugün işte üniversitelerde genel olarak yaşadığımız korku, bu kendi kendine yaratacağımız korku sürecine gelmiş olmamızdır. Belki buna bağlı olarak ikincisi örgütlenme.

Şimdi örgütleme dediğimiz zaman bireysel olarak bu tip sonuçlara karşı mücadelede neler yapabileceğimiz konusunda gerçekten hepimiz acze kalıyoruz. Yani zaman zaman hiçbir şey yapamamanın mutsuzluğunun yanında, kendi kendime karamsarlığa da düşüyorum. Fakat bunu da biliyorum, yani kimin sözüdür hatırlamıyorum, ama “karamsarlık en büyük yobazlıktır” diye. Öyle bir yobazlığa da düşmek istemiyorum. Ama birey olarak yapmaktansa, bunu örgütlenmeden geçeceğini düşünüyorum. Dolayısıyla üniversitelerin bu yaşadığı ortamdan kurtulmasının ikinci önemli noktası, buradaki örgütlenmeyi daha da artırarak bu korku ve mücadele gücünü artırmaktır. Ancak bu kanun hükmünde kararnamelerle görevinden uzaklaştırılan arkadaşlarımızı geri dönme yolunda belli bir adım atabiliriz. Bunun mücadelesinin bu iki yerden geçeceğini düşünüyorum.

Çok sistematik olarak değil de, bunları anlatırken tabii sabahki konuşmalardan, daha önceki üniversitelerle ilgili mücadeleden, derneğin çalışmalarından bugün güzel örnekler verildi. Örneğin, Mersin, Kocaeli, mutlaka başka yerlerde de buna benzer örnekler de vardır. Ama maalesef Türkiye’de üniversite öyle bir zaman zaman bu tip durumlarla karşı karşıya kalıyor. Ve şunu anımsadım, sanıyorum Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde üniversiteden atılan hocaların toplantısına ilişkin olarak, her zaman aramızda olan Korkut Hocayı da bu arada saygıyla analım. Oradaki konuşmada aynen şu cümleleri kullandı: “1940’larda babamı üniversiteden attılar, 82’de ben üniversiteden atıldım, şimdi de öğrencilerin ve asistanların üniversiteden atılıyorlar. Onların hepsini çocuklarım gibi bağrıma basıyorum diye söylemişti. Şimdi düşününce, bir insanın ömrü içinde üç tane farklı kuşağın üniversiteden bu gibi sebeplerle ayrılmasını yaşaması gerçekten çok büyük bir şey. Ama ben hiçbir zaman umutsuz değilim, yine duygusal boyutuyla Bahadır arkadaşımla 18 yıl, zaman zaman aynı odayı, zaman zaman komşu yan yana odaları kullandık, günün 8 saatinin büyük bir kısmı beraber geçiyordu. Şimdi koridora girerken büyük bir dehlize girer gibi korku içinde giriyorum. Ayaklarım geriye geriye doğru yürüyor.

Ama buradaki toplantılarda ve konuşmalardan, ben 1 Ekim’de bizim eğitim ve öğretim yılı başlıyor. Herhalde ayaklarım artık geriye geriye yürümeyecek diye düşünüyorum. Neler yapılabilir konusunda da çok kısa bugünkü konuşmalardan ortaya çıkan ve Reşit Canbeyli Hocanın söylediği ve özetlediği; bir, üniversiteyi terk etmeyeceğiz; iki, üniversiteyi dışa taşıma, toplumsal işlevi üniversitenin ve üniversite akademisyen ve öğrenciler arası koordinasyon ve ilişkinin güçlendirilmesi. Bu üç ilkenin önemli olduğunu düşünüyorum ve bunu başarabilmenin yolu da, önce üniversitedeki bu korku sarmalından arkadaşlarımızı ve genel olarak çalışanları arındırmak, ikincisi de örgütlenmek.

Beni dinleme sabrını gösterdiğiniz için de teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Ben de teşekkür ederim. Haydar Şengül Çukurova Üniversitesi Öğretim Görevlileri Derneğinden.

Haydar ŞENGÜL- Teşekkür ederim Hocam. Ben öncelikle bizi burada buluşturan Orta doğu Öğretim Elemanları Derneğine teşekkürle sözüme başlamak istiyorum. Şüphesiz buradaki buluşma, sayıca az insandan oluşsa da, çok önemli bir buluşma. Yani hâlâ üniversitelerde öğretim elemanları derneklerinin bir sempozyum veya herhangi bir amaçla bir araya gelmesini sağladılar.

Şimdi bu tabii ODTÜ’nün uzun inatçı mücadelesinin bir sonucu. Dolayısıyla bu her türlü takdire değer bir şey. Mücadele eden şüphesiz kazanır; bundan sonra mücadelemize bağlı. Bu nedenle tekrar teşekkür ediyorum, bununla gurur duyuyoruz ODTÜ’nün bu mücadele geleneğiyle.

Şimdi Çukurova’yı şöyle anlatabilirim. Çukurova büyük şehirlerin dışında kalmış bir ılıman limana benzetebiliriz. Yani buralardaki sert rüzgârlardan etkilenmeyen, kabaran mücadele dalgalarını da geç hayata geçiren bir yer. Dolayısıyla bu bakımdan böyle bir özelliği var Çukurova’nın.

Çukurova Öğretim Elemanları Derneği 1993 yılında kuruldu. Ben de bir asistan olarak kuruluşuna katılan biriyim. Dolayısıyla bütün tarihsel sürecinde yer almış biriyim. Bu hangi dönemde bu dernek kurulmuştu? İşte 12 Eylül’ün o baskıcı, o faşizan döneminin arkasından birikmiş taleplerin birikmesi sonucu ortaya çıkan bir oluşumdur. Şu anda 300 civarında üyemiz var. Bu üyeler, yani işte fazla göze batmamaya çalışan, suya sabuna dokunmamaya çalışan, ama yine bizi de terk etmeyen üyelerimiz. Çünkü bu dönemde sadece iki üyemiz istifa etti, iki de yeni üye kazandık. Dolayısıyla durum fena sayılmaz.

Bizim özelliğimiz şu, işlerimizi güçleştiren kısım şu. Bizim Orta Doğu gibi bir fiziksel mekânımız yok. Yani göçebe sanal bir derneğiz. Zaman zaman işte demokratik kitle örgütlerinin veya sivil toplum örgütlerinin meslek örgütlerinin olanaklarını kullanan bir derneğiz. Onlara da teşekkür ediyoruz sürekli. Şimdi tabii korku bizim üyelerimizde de egemen. Bunu şuradan anlıyoruz. İşte bu e-mail ağlarından, Whatsapp ağlarından veya buna benzer iletişim ağlarından uzak duruyorlar, ayrılıyorlar. Dolayısıyla bu bunun bir göstergesi.

Şuna değinmek istiyorum. Üniversitelerden beklenilen ne? Bunu iyi ifade etmek veya iyi tanımlamak gerekir. Şimdi kalkınma döneminde Türkiye açısından söyleyecek olursak, üniversitelerin özgür yaratıcı düşüncelerine ihtiyaç vardı. Dolayısıyla nispeten özgür bir ortamdan söz edebiliriz. Ama bugün ben aynı şeylerin beklendiğini düşünmüyorum. Şöyle; Türkiye’de üniversiteler piyasa talebine veya ekonominin talebine göre sınıflandırılmış. Örneğin, bir tarafta Koç Sabancı gibi nitelikli vakıf dedikleri vakıf üniversiteleri var. Öteden beri Orta Doğu ve Boğaziçi gibi devlet üniversitesi olup birinci lig sayılabilecek üniversiteler var. Onun dışında kalanları tanımlayacak olursak, şimdi bu üniversiteleri ne bekliyor iktidar veya gelişen süreç bu üniversitelerden neler bekliyor buna değinmek isterim.

Bugün bu üniversitelerden beklenilen şu: Ortaöğretimin, yani onların kafasında işte piyasacı, dershaneye dayalı, sınavın yönlendirdiği bir ortaöğretim sistemine entegre olan, onun son halkası olan, ona sürekli talep yaratan bir işlevi var benim gördüğüm kadarıyla. Yani İnci Hocam açış konuşmasında şunu söylemişti, işte Amerika’da üniversitelerin yarısının 10 yıl içerisinde iflas edeceği, çünkü işte uzaktan öğretim internet üzerinden eğitim bunların şeyini bitireceğini söyledi. Ama Türkiye üniversiteleri için böyle bir geleceği öngöremeyebiliriz diye düşünüyorum. Çünkü bu üniversiteler, bu gerici ortaöğrenimi, bu piyasacı ortaöğrenimi beslemesi gerekir, bunların talebini canlı tutması gerekir. Dolayısıyla biz böyle bir dönemi yaşayacağız. Yani buradan bizden beklenen, daha doğrusu bizden demeyelim de, üniversitelerden beklenen, kamu yararına gerçekleri bilgiyi üretmek değil, bu sistemin mekanizmanın devamını sağlamak.

Şimdi şüphesiz Çukurova’dan da bu KHK’yle atılan arkadaşlarımız oldu. Bu bazen tabii şüphesiz o arkadaşlar için çok trajik, çok dramatik sonuçları oldu. Fakat istenmeyen yan etkileri de oldu. Ben tarımcı olduğum için tarımdan örnek verebilirim. Örneğin, bir zararlı ve hastalık skorları taşıyan bir şeye dokunduğunuzda, onu çevreye yayarsınız. Bunun da böyle bir etkisi oldu. Örneğin, Mersin’deki Kültürhane çok özgün çok yaratıcı bir örnek. Yani onların akıllarından geçiremediği bir yan etki. Dolayısıyla bunu gezi direnişine benzetebiliriz. Yani gezi de öngörülmemişti, öyle klasik bir organizasyon örgütlenme, işte vesairenin dışında çok özgün çok yaratıcı, belki günün koşullarına en uygun bir direniş şekliydi. Bu tür örgütlenmelere, bu tür etkinliklere de yol açtı. Dolayısıyla bir yandan bunlardan kurtulmak isterken, bir yandan kendilerini tehdit edecek yapıların oluşumların tohumunu da atmış oldular böylelikle.

Öğretim elemanları derneği bu dönemde neler yapabilir veya ne yapmalı şeklinde bir başlık altında şunları söyleyebilirim. Bir kere, biz her türlü etkinliklerimizde, her türlü ortamda bilimi savunan, bilimsel araştırma yöntemlerine sıkıca bağlı kalan, bilimsel gerçekleri savunarak bunu korumamız gerekir. Onların dogmaya dayalı, gerici, kör inana dayalı çabalarını boşa çıkartmak için, bir örnek olarak derslerimizde araştırmalarımızda bunu sağlamalıyız savunmalıyız. Örneğin, işte evrim; bunu silmek istiyorlar, ama buna inat bizim her ortamda bu bilimsel doğruları savunmamız gerekir.

Bunun dışında etik çok ciddi bir sorun. Tabii etik değerlerin korunması denetlenmesi yaygınlaştırılması tümüyle bir örgütsel tabana dayanmak durumundadır. Dolayısıyla öğretim elemanları derneği veya derneğin üyeleri bunu rahatlıkla söyleyebiliriz, gururla da söyleyebiliriz, gerçekten öğretim elemanları derneği üyelerinin etik kurallar konusunda son derece duyarlı, son derece etik kurallara bağlı olduğu. Dolayısıyla bu örnekler iyi örnekler olarak her platformda her zaman savunulmalı, dernekler buna öncülük etmeli.

Bir diğer önemli nokta, bu dışarıdaki, yani üniversitelerin dışında kalmış, ama akademi üyelerinin toplum yararına bilgi üreten üyelerinin bağlantı noktaları işlevini sürdürmesi gerekir inancındayım. Tabii şüphesiz direnmek gerekir, bunu söylemek gerekir. Tüm bileşenleriyle birlikte, öğrencileri çalışanları akademik bütün üyeleriyle birlikte bu görevi bu koordinasyonu bu işbirliğini, kendileri dışındaki yaşadıkları kentlerde işte demokratik kitle örgütleri emek örgütleriyle sıkı bağ içerisinde, yalnız olmadığımız çok geniş bir topluluk olduğumuz ve bununla özgüveni artırıcı işler de yer almamız gerekir.

Şöyle somutlayabiliriz. AKP’nin üniversitelere yüklediği bu yeni misyon, kendi içerisinde çelişkiler barındıran bir misyon. Bir yandan dünyaya entegre olmaya çalışan, bir yandan işte piyasacı, bir yandan da gerici eğitimi besleyen veya ona talep yaratan onun son halkası misyonu kendi içerisinde çelişkili. Dolayısıyla bu amaçlarına ulaşma bakımından ciddi sorunlar taşıyan bir yaklaşım. Dolayısıyla üniversiteler öğrencisiyle, akademik personeliyle müthiş bir toplumsal muhalefet potansiyeli taşıyan öğeler olarak değerlendirebiliriz. Önemli olan bu geleneği sürdürmek ve bu tür dalgalarda, bu toplumsal veya akademiden kaynaklanan muhalefete örgütlü bir seçenek sunma olmalıdır.

Ben konuşmamı burada keseyim. Teşekkür ederim. (Alkılşar)

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Tahsin Yeşildere de …110.19

Tahsin YEŞİLDERE- Teşekkür ederim Başkan. Bizim dernek biraz daha farklı arkadaşlarımın derneklerinden. Çünkü biz bir üniversitenin derneği değiliz, bu bize çok büyük bir yük veriyor esasında. Biz birçok üniversiteliyi içinde barındıran bir derneğiz. Örneğin, Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, vakıf üniversitelerinin birçoğundan üyemiz var, Kocaeli Üniversitesinden üyemiz var, Tekirdağ’dan var, aslında İstanbul dışına da fazla açılamıyoruz. Çünkü zaten İstanbul’daki üyelerimize bir şeyler verebilmek onları bir araya getirmek bile çok zor. Böyle karmaşık birçok üniversiteli öğretim üyelerinin bir araya geldiği derneğiz. Bir de farklılığımız;biz öğretim üyeleri derneğiyiz. Buradan bizi çok eleştiriyorlar. Eleştirmekte belki haklı olabilirler, ama bunun tarihsel nedenleri var. Şimdi nasıl kurulduk oraya geleceğim.

Bu derneğin kuruluşu, 1980 öncesi TÜMÖD’le TÜMAS vardı Tüm Öğretim Üyeleri Derneği, bir de Tüm Asistanlar Derneği diye, ben de TÜMAS üyesiydim. Reşit ve İzzettin Hoca belki TÜMÖD üyesiydi o dönemlerde bilmiyorum. O dönemde 80 askeri darbesinde bu derneklerden  bazı arkadaşlar gözaltına alındı hatta tutuklandı,bazı öğretim üyeleri 1402’lik oldu üniversiteden atıldılar ve o dönemde bu dernekler kapatıldı ve ondan sonra dernek kurmak çok zorlaştırıldı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde 1900 kaç dediniz hocam? 1990, biz 89’da kurulduk. Çünkü rektör iznine bağlıydı derneklere üye olmak. Hani hep böyle örnekler veriyorlardı, kanarya sevenler derneğine bile üye olmak istese bir öğretim üyesi, rektörden izin almak zorundaydı.

Bizim için üniversiteleri ve o dönem ülke siyasetinin tartışıldığı yer yani askeri rejim sonrası tartışma başlangıç yeri Mülkiyeliler Birliği’nin Kuruçeşme’deki toplantı salonu idi. Mülkiyeliler Birliğinde toplanıyorduk ve Bülent Tanör Hoca rahmetli o organize ediyordu. 70-80 kişi böyle değişik zamanlarda bir araya gelip, öğretim üyelerinin örgütlenmesi nasıl yapılabilir, bu şartlarda nasıl mücadele edilebilir? Tarihsel geçmişlerle, birçok sunumlar da yapılarak. Dernek kurma kararı aldığımızda 30 kişi kalmıştık, 70 kişi 30’a düşmüştü. Sonra içimizden 15 kişi seçerek derneği kurduk 1989’da.

Sonra ÖES geleneğini yaşadık, Öğretim Elemanları Sendikası çok önemli bir okuldu. Orada birçok arkadaşımız örgütlü olmanın önemini yaşadı, İzzettin Hoca başkanlığımızı yaptı,bir dönem de ben başkan oldum OES e. Esen ben ve birçok arkadaşımız ÖES’teydi. ÖES’tekilerin bazıları aynı zamanda öğretim üyeleri derneğine de üyeydi.Atila Ergür arkadaş ,ben vb.. O arada asistanlar da derneğimize geliyorlardı ve dernek o dönem onların sorunları ile de  uğraşıyordu. Öğretim üyelerinin üniversitede haklarının çiğnendiği dönemde, derneğe  üye olurken rektörden izin alındığı dönemde ve izin alınmasında bile fişlendiğiniz bu dönemde ki bazı rektörler de izin vermiyorlardı. Araştırma görevlilerinin üyelik için çok daha zor durumda kalabilecekleri düşünülerek, öğretim elemanları derneği değil, öğretim üyeleri derneği diyelim diye karar alınmıştı. Asistanlar ileride kendileri örgütlenebilir, onların örgütlenmesine de biz yardımcı olabiliriz dedik ve nitekim o örgüt de daha sonra güvenlik soruşturma işler biraz gevşeyince kuruldu. Adı da Araştırma Görevlileri Derneği’ydi. Fakat sonra bu dernek  kapandı . Oradan bir kısım arkadaşlar öğretim üyesi olunca bizim derneğe üye oldular.

Fakat bizler yönetime geldikten sonra kaç yılında geldim ben hatırlamıyorum, ama doktorasını yapmış arkadaşların da derneğimize üye olabileceklerini bildirdik.Tüzükte bir açıklık bularak, bazı doktoralı araştırma görevlisi arkadaşlar da derneğe üye oldular. Bizim derneğimizin kurucu başkanı Coşkun Özdemir’di. Tanıyan var mı bilmiyorum, şu anda da hâlâ sağdır ve hâlâ dinamik bir hocadır. İlk heyecanımız şöyle olmuştu. YÖK Başkanı İhsan Doğramacı’yla televizyona çıkmıştı başkan olduktan sonra. Daha ilk defa televizyonda üniversiteler tartışılıyor, bazı hocalar hatırlar mı bilmiyorum, ama hepimiz televizyon karşısına geçtik, acaba Coşkun Hoca İhsan Doğramacı’yı alt edebilecek mi? Edemedi. Çünkü İhsan Doğramacı böyle dosyalarla gelmişti, her konuda birçok dosya çıkarıyor ve onun üzerinden konuşuyordu ve ona daha çok söz veriliyordu.Coşkun hoca  demokratik özerk bir üniversite modelinden bahsetse de tartışma istenilen boyutta değildi ama ilk olmazsı nedeni ile bizim için çok önemli bir etkinlik olmuştu.. Coşkun Hoca şu anda sağlıklı bir hocamız ve Kas Hastalıkları Derneğinin de başkanlığını yürütmekte, önemli görevler yürütüyor.

ÜNİVDER in kurucuları içerisinde sevgili Türkan Saylan Hoca var, Aysel Çelikel, Ülkü Azrak gibi hocalar var.Coşkun hocadan sonra başkanlığı Burhan Şenatalar aldı, uzun süre o götürdü. Sonra Kadir Ergin, Kadir Erdin’den sonra da ben başkan oldum.

Dernek 1200 üyeli bir dernek ve %98’i öğretim üyesi. Değişik birçok üniversite ve fakültelerden üyelerimiz var. Üyelerin dağılımı hemen hemen yarı yarıya kadın ve erkek. Bizim bir kuruluş dönemimiz var, askeri rejim sonrası zor dönemi. Sonra gelişme dönemi diyebileceğimiz, derneğin çok ileriye gittiği bir dönem var, gerçekten çok etkin çalışmalar yapılmıştı. Son yıllarda ise çok iyi işler yapmamıza rağmen durgunluk dönemine doğru gittik. Bunun nedenleri siyasi baskılar tabii ki, siyasi vesayetin üniversiteler üzerindeki etkisi bu derneklere de etkili oluyor. Ondan önce askeri vesayet vardı o etkiliydi, şimdi siyasi vesayet ve üniversiteler üzerinde çok muazzam bir dini vesayet de var şu anda. Bunların etkisiyle bizim derneklerin biraz hareket alanı daraldı tabii. Ama buna rağmen biz çok iyi işler yaptık eskiye baktığımız zaman. Biz hemen hemen bütün cumhurbaşkanlarından görüşme istedik ve gittik görüştük, bizi kabul ettiler. Sadece görüşmediğimiz şimdiki yani Recep Tayyip Erdoğan.Onun dışında Abdullah Gül’le de görüştük, özellikle rektör atamalarıyla ilgili olarak. Çok da iyi bir anımız var orada. Gül, ”Ben cumhurbaşkanı olduğum da ilk uygulamam, ilk önüme gelen rektör atamaları oldu”dedi.” Zaten rahatsızız bu konudan” dedi. “Eskiden birinci sıradakileri atamıyorlardı biz karşı çıkıyorduk, biz buna gayret gösteriyoruz şimdi birinci sıradaki atamalara dikkat ediyoruz” dediği an arkadaşlar ile  “ama siz de  yine atamadınız” dedik Osmangazi’deki rektör ile ilgili idi.. İşte atamamamın nedeni dedi, bir sürü şikâyet mektupları geliyor. Mektupları açıyoruz bakıyoruz ne şikâyetler,ihbarlar diyor. MİT’e veriyorum diyor, MİT araştırıyor. Dediler ki, bunun karısı çarşaflı, MİT’e araştırttım ,evlenmemiş bile adam diyor. O zaman Esen Hoca da dedi ki, evlenmesine gerek yok belki yaşadığı birkaç kişi vardır imam nikâhı falan dedi. Bak bunu hiç düşünmemiştim dedi, bir de bunu araştırayım iyi hatırlattınız dedi ve gülümsedi. Yani böyle bir anımız da var, ama en çok onun döneminde sıralar şaşırdı. Yani istediklerini kendi istekleri doğrultusunda, kendi görüşleri doğrultusunda rektör atadılar. Üniversite teamüllerine de,Ona da maalesef riayet etmediler tabii.

Bunun dışında biz üç kez hatta son olarak da bir çerçeve yasası dahil 4 yasa taslağı hazırladık. Bu yasa taslaklarını toplumla paylaştık, üniversitelerle de paylaştık, paneller yaptık, YÖK’le paylaştık, YÖK başkanlarıyla paylaştık, onlarla toplantılar yaptık. En son Çetinsaya’yla biliyorsunuz Boğaziçi Üniversitesinde öğrenciler de bize yumurta atmışlardı. Öğrencileri biz aldık oraya güvenlikçiler almıyordu. Onlar da söz verdiler yumurta atmayacağız diye, ama yine yumurta attılar. Neyse biz öğrencileri kurtardık polisin elinden.

En son, bir çerçeve yasası hazırladık ve onu da tartıştık. O çok önemli bir taslak yasaydı, üniversiteleri özgür bırakıyordu. Çetinsaya da derneğimizin hazırladığı o çerçeve yasaya çok önem vermişti. Çetinsaya Bunların görüşünde olmadığı için onu gönderdiler zaten. Bunun dışında bizim dernek her 6 Kasım’da eylem yapıyordu, mitingler düzenliyordu, üniversitelerde toplantılar yapıyordu.Özellikle Beyazıt Meydanında klasik İÜ kapısının önünde eylemleri her 6 Kasım’da yapardık muntazam olarak ve çok kalabalık olurdu.Bu eylemleri 6 Kasım’da, hep İstanbul’da yapıyoruz diye konuştuk, bir sefer de gidelim Ankara’da Cumhurbaşkanlığın önünde yapalım. Çünkü Cumhurbaşkanı rektörlerin atamasını yapıyor sonuçta, bu duruma da protesto çekmiş oluruz ayrıca değiştirilen yasa maddeleri en son oradan geçiyor. Dedik ki, 5-10 otobüs gideriz, tabii kala kala yönetim kaldı ve  İstanbul’dan gerekli sayıda  öğretim elemanı götüremeyeceğimizi anlayınca topluca gitmeden vazgeçtik.. Ankara’dan Eğitim-Sen’i ayarladık beraber gideriz diye. Eğitim-Sen Başkanı ben gelirim dedi.Daha sonra çok sayıda olamayacağımız için Eylemden vazgeçtik, ama uzun süre içimizde tartışıldı bu eylem konusu..

Benim 5 Kasım’da Ankara’da mesleki başka bir toplantım vardı ve otobüsle Ankara’ya yola çıkmıştım.cep telefonum çaldı, Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı. İnanamadım önce, dalgamı geçiliyor diye. Hocam dedi niye Ankara’ya geliyorsunuz Cumhurbaşkanlığı önünde eylem yapmaya, İstanbul’da alan mı yok dedi filan. Yıllardır İstanbul’da yapıyoruz, şimdi de Cumhurbaşkanlığın orada yapacağız dedim. İzin yok dedi, vermiyoruz dedi. Siz izin vermeseniz de  biz geliyoruz. Kaç otobüs geliyorsunuz dedi, beş-altı otobüs geliyoruz dedim.Emniyet amiri hocam kalabalığa izin vermeyiz yönetiminize 5-6 kişi olabilir dedi. Ankara’ya varır varmaz  hemen arkadaşları aradım,durumu anlattım. Arkadaşlar 6 Kasım sabahı geldiler,EğitimSen başkanı ve bizler kısa bir toplantı yaptık ne yapacağımıza karar verdik, 6 Kasım’da Kuğulu Parkın oradan bir taksiyle Çankaya’ya gitmemize izin verdiler. Her tarafı çevirmişlerdi Çankaya’ya köşke kadar gittik, orada bizden kalabalık polis jandarma vardı. Bizi viyadükte tuttular. Açıklamayı burada yapacaksınız dediler, 30’a yakın da televizyon kameraları vardı. Biz orada basın açıklaması yaptık, bağırdık çağırdık işte konuştuk, yine güvenlikçiler huzurunda aşağıya indik.

Yani bakın ne kadar takip ediliyoruz. Bizim görüşmelerimizi nasıl dinliyorlarmış ta Ankara Emniyet Müdürlüğü arıyor bizi otobüste buluyor Ama maalesef iptal ettiğimizi izleyememişler demek ki, Biz bu eylemi yapmış olduk.

2010’da6 kasım günü , 12 Eylül askeri rejime ve YÖK ün kuruluş yıldönümü nedeni ile yapılan bir mitingte düzenleyici başkanı olduğum için , 2015’te mi 2016’da mı mahkemeden savcıdan bir kağıt geldi, işte PKK terör örgütüne destek bilmem ne, şu bu işte TCK’nın şu sayılı maddeleri gereğince mahkemeye sevk etmiş savcılık bizi, mahkemeye çağırdılar 2010’daki mitingde atılan sloganlar ile ilgili. Neden oldu bu? Çünkü Tayyip Erdoğan’ın yükseköğretim diplomasına ilgili gerçek bilgileri içeren bir basın açıklamamızı belgeleriyle Bianet’e bildirmiştik, kapsamlı ve doğruları belirten bir yazı ile. Daha sonra onu Sözcü gazetesi manşet yapmıştı. O manşetten sonra da bir şekilde bize karşı böyle baskılar başladı tabii.

Bunun dışında biz sadece üniversiteyle ilgili yasalar üzerinde değil, üniversitede de değişik bilim alanlarında, konularda siyasal, toplumsal, kültürel ve sanatsal birçok paneller,konferanslar etkinlikler ve toplantılar yaptık. O dönemde İstanbul Üniversitesinin her alanını kullanıyorduk, Mimar Sinan’ı kullanıyorduk, sanatsal kültürel faaliyetler yaptık. Şimdilerde sadece Boğaziçi Üniversitesi’ni kullanabiliyoruz, ama diğer üniversitelerin hiçbirisine giremiyoruz. Kültürel faaliyetler içinde resim, heykel, fotoğraf sergileri yapıyorduk. Bu etkinliklere 250-300 kişi 500 kişi dışarıdan da katılanlar oluyordu. Sattığımız sanat eserlerinden, tablolardan biz de pay alıyorduk. Çünkü dernek gelirleri çok düşük düzeyde kalıyor yemek sergi bağış vb.. etkinlikler ile gelirlerimizi arttırmağa çalışıyorduk.Son zamanlarda kiramızı dahi zor veriyoruz şu aşamada 1200 üyemiz olmasına rağmen.Aylık gelirimiz 1200 lira dolaylarında kalmaktadır.

Bunun dışında öğrencileri önemsiyoruz, öğrencilerle çok toplantılar yaptık. Onların sorunlarına, üniversitedeki sorunlarına sahip çıkıyoruz.Rektörlerle görüşüyoruz, dekanlarla görüşüyoruz, Emniyetin onlara müdahalesine karşı çıkıyoruz, üniversitelerde uygulanan güvenlikçi zihniyete karşı geldik.Öğrenci eylemlerinde öğrenciler üzerinde şiddet uygulanmasına her zaman karşı çıktık.İstanbul valiliği hakkında suç duyurusunda bulunduk.. Şu anda bu kurultayın veya bu sempozyumun sonuç bildirgesi içerisinde yer alması gereken önemli bir konuya değinmek istiyorum.Bugün sayıları 60-70 bine varan tutuklu öğrencilerin olduğunu biliyoruz bu öğrencilerimiz için bir şeyler yapmalıyız.Bu öğrencilere sahip çıkmamız onların yasal hakları,eğitim haklarını belirtmemiz gerekir.. Niçin tutuklu bu insanlar, ne yapmışlar, hukuksal süreçleri ne durumda? Hangi üniversitelerde ne kadar tutuklu var? Adalet Bakanlığından veya diğer yetkililerden muhalefet partilerinden bunu talep etmeliyiz diye düşünüyorum, öğrencilere sahip çıkmalıyız.

TÜMÖD, Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği’ne tepkili.Bunun nedenlerini ancak bir araya gelebilirsek tartışırsak anlayabilir ve çözümleri ortaya koyabiliriz.Üniversiteli olmamızın olmazsa olmazı bu olmalıdır.TÜMÖD bu toplantıda kurumsal olarak yer almak istemedi.TÜMÖD’ü varlığını devam ettiren arkadaşlar ne yazık ki onlar burada yok. Üzüntü verici bir durum.

Üniversiteler toplumsal sosyal konularda da etkinliğini açık bir biçimde ortaya koymalıdır.Eğer üniversiteler suskun kalıyorsa bir ülkenin bir yerinde bir sorun varsa öğretim elemanları bu soruna sahip çıkabilir konuşur tartışır bildiri yazabilir hükümeti,siyasileri uyarabilir.Bu üniversitenin önemli bir sorumluluğudur. Öğretim elemanı olmanın sorumluluğudur.Üniversitenin var olma nedeni budur.Üniversite sadece kendi içindeki sorunu değil, toplumun başka bir yerinde bir sorun varsa, başka bir ırktan insanlar da olabilir, başka dinden, cinsiyetten de olabilir. Ermeni sorununa ilgili yapılacak konferansa,sempozyuma izin verilmediği zaman üniversiteler, üniversite öğretim elemanları buna tepki koymalıydı. Biz Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği olarak tepkimizi koyduk. Yani hangi konuda olursa olsun bir konferansı bir üniversite düzenleyemiyorsa, ona üniversite denilemez. Üniversite orada onu düzenleyebilmeli. Üniversite toplumun bir yerinde bir yangın varsa, buna karşı çıkmalı,

Barış Akademisyenlerine ilgili olarak yazılan imza metni iyidir kötüdür o hiç önemli değil Kerem arkadaşın söylediği gibi, bu toplumsal bir vicdani bir duyarlılık ve sorumluluktu. Bu nedenle bunun yaygınlaşması konusunda, imza konusunda bu kadar öğretim elemanının olabileceğini ve imza atılacağını da hiç kimse düşünmemişti doğrusu. Üniversite burada önemli bir tepki koymuştur. Bu çok önemlidir üniversite tarihinde. Yani aydınlar dilekçesi olsun veya bundan önce birçok konuda birçok bildiriye imza attık. Merkel’le ilgili bildirimiz var, orada bizlere Mankurt diye bağırdılar biliyorsunuz.Dönemin Cumhurbaşkanı Japonya’ya gittiği zaman, Japonya üniversitelerine bir mektup yazdık hukuk fahri doktorası verilmesin diye. Bu konuda basından bize saldırılar oldu. Böyle boy boy resimlerimiz basılıyor, bunlar Ermeni aşığı diye, görüyorsunuz belki. Sürekli hedef gösteriyorlar ve bizim BAK’a sahip çıkmamız, oradaki direnişçi arkadaşlara imzacı arkadaşlara sahip çıkmamız nedeniyle eleştiriliyoruz.Tutuklu akademisyenlerle ilgili hapishane önündeki eylemlere katıldık dernek olarak öğretim elemanların özgür kalmasını talep ettik. Duran akademi eylemi yaptık Taksim’de, bu da çok ilgi görmüştü. Gezide etkindi Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği. SODEP’in barış ödülünü de aldık biz geçtiğimiz yıllarda, bu önemli bir şeydi. Tabii barış akademisyenleri adına aldık bu ödülü. Bu da derneğimizin bu konuda ne kadar etkili olduğunu da gösteriyor.

Vakıf üniversitelerinde çalışan öğretim elemanlarına sahip çıkmamız lazım, sorunları çok fazla. Onlarla bir araya geldik, hatta onlar kendilerine 300 vakıf öğretim elemanı 300 spartalı gibi isim koydular. Gelip derneğe 300 kişi birden üye olacaktı, dernek yönetimlerinde aktif görev alacaklardı, yapamadılar. Ama bizim vakıf üniversitelerinde öğretim üyesi üye arkadaşlarımız var.Devletten oraya geçmiş, ama çoğu etkili değiller. Bu neden ile bu kurultay sonuç bildirgesinde Vakıf Üniversitelerinde görev yapan öğretim elemanlarının örgütlenmelerinin gerekliliğine ve /veya derneklerimize üye olmaları konusunda bir çağrıda bulunulmasında yarar var kanısındayız.

Derneğimiz, sanayi devrimi 4.0 onun üzerinde de çok duruyor.Dernek yönetim kurulumuzdaki konu ile ilgili arkadaşlarımız var zaman zaman belli yerlere gidip konferanslar da veriyorlar. Bu sanayi devrimi üniversitelerin de işte Reşit Hocanın dediği gibi, o çerçeve yasada da vardı bu zaten, üniversiteyi üniversitenin dışına taşınmasında önemli bir rol oynayabilecek belki de. Bu nedenle yeni arayışlar içerisine girmek zorundayız. Derneğimizin son yıllarda başarı ile gerçekleştirdiği 1933 lerden bugüne “Akademik Kıyım Sergisi” ve KODA ile birlikte geliştirdiği Avrupa Komisyonu projesi çerçevesinde hayata geçirdiği “Hayat Bilgisi Okulu” önemli çalışmaları olmuştur..Çok teşekkür ediyoruz KODA’ya birlikte çalıştığımız için.

Teşekkür ederim, kusura bakmayın uzattım biraz, ama en eski ve etkin bir dernek olduğumuz için biraz fazla zamanınızı aldım.(Alkışlar)

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-(Mikrofonsuz konuşuyor)

İzzettin ÖNDER- Teşekkür ederim, ben İzzettin Önder. Bir kere İnci Hocaya da Nihan Hocaya da çok teşekkür ediyorum. Benim iki önerim olacak. Birincisi, bu tür şeylerin farklı üniversitelerde bütün dernek arkadaşlarım belki… Mesela her dönemde veya her ilde yapılması fevkalade iyi olur. Ben ilk defa böyle bir şeye katıldım, çok da güzeldi gerçekten.

İkincisi de, bu KODA gibi, yani dışarıda KHK’yle ihraç edilen arkadaşların yapmış olduğu okullar, yani eğitim yerlerine sanıyorum izole oluyorlar. Yani bizzat bunlar belki yapıyorlar, onu da bilemiyorum. Üniversitelerle temasa geçmesi lazım, yani üniversiteye o dokuyu, benim kendi kavramımla söylediğim, yani üniversiteye o somut şeyi, fakat bir de akademi var. Şimdi onlar akademi oldular bence ve orada da gelişecekler. O akademi dokusunu üniversiteye şöyle yansıyor. Oradan hocaları da ara sıra derse çağırsınlar, onları üniversitenin içinde. Yani görsünler, izole olmasınlar aralarında. O izole olmak bitirebilir de bir yerden sonra maalesef. Çünkü bir üç-beş zaman sonra bitebilir. Ama üniversiteler görsün ve anlasınlar olayı. Üniversiteler çünkü anlamıyor bence olayı.

Hatta sonunda şunu söyleyeyim, kusura bakmayın Sayın Başkanım uzattım. Muhtemelen bu KHK’lilerin bir kısmı bizzat üniversitenin içinden verilen bilgilerle oldu. Onun için bizim bunu da bir şekilde hiç çekinmeden işlememiz lazım.

Teşekkür ederim.

Nezih YAŞAR- Merhaba, Nezih Yaşar ben. ODTÜ’de bir yıldır mezunlarla ilişkilere bakıyorum. Benim de özellikle sizin o üniversitenin gelecekte daha dayanıklı olması konusuyla ilgili olarak, söyleyebileceğim bir tane basit şey var. Mezunların doğru konumlandırılması, mezunların üniversite mezunlarının üniversiteyle ilgili bütün faaliyetlerde, kimi zaman dernekleri üzerinden kimi zaman daha geniş üniversitenin kendi olanaklarını da dikkate alarak, toplumda üniversitenin dilini bir biçimde topluma taşıyabilecek olan unsur mezundur. Eğer mezunla biz bu işi yapamazsak, başka yolla yapmamız çok daha zor. En kolay o dili kullanabilecek unsur üniversitenin mezunudur. Onun için onlarla olan ilişkiyi iyi kurmak gerektiğini düşünüyorum.

Ben burada bir noktayı daha pratik bir şeyi tanımlamak için belirtip geçmek istiyorum. Üniversite ODTÜ’yü, işte bir yıldır buradayım dedim ya, o aradaki dönemden sonra burada gördüğümde şununla karşılaştım. Ben işte 77 boykotu  dönemi sonrasında mezun olanlardan biriyim, ama o dönemi yaşamış birisi olarak söylüyorum. O dönemde kıymetini bugün anladım, yani buraya geldiğim zaman anladım. Orada 77’de biz üniversite Hasan Tan’a teslim olsaydı, bugün bütün üniversiteler için bir problem olacaktı bu iş, ama ODTÜ için çok da daha belirgin bir şey olacaktı. Yani sanırım 90 sonrasında ODTÜ diplomasının çok fazla bir anlamı kalmazdı diye düşünüyorum ki, o zaman…

(Aşağıdaki 58 dakikalık bölüm, tamamen mikrofonsuz, duyabildiğim kadarıyla deşifre ettim)

KONUŞMACI-…00.01 Ama hemen bir dönem bitmeden, daha dönem bitmeden dersleri elinden alındı. Çünkü Mehmet’in özellikle barış imzacısı olduğunu bildiği için, bazı öğretim üyeleri tarafından özellikle kara propaganda yapıldı, şikâyetlerde bulunuldu. Fakülte yönetiminde bu iş olmayınca üniversite senatosuna taşındı. İşte MİT dosyalarıydı, şikâyetlerdi sürüp gitti.

Daha sonra pek çok üniversiteye başvurdu Mehmet, çok gerçekten kalifiye biriydi ve pek çok yerden kabul alıyordu. Yani birkaç üniversiteyle anlaştı, hemen gel dediler ama son anda ne olduysa, bir anda bir telefon geliyor ve işte olmadı bu iş deniyor. İşte ben konuşuyorum ağabey ne yaptın, oraya gidecektin. Aradılar olmadı ve sürekli bir olmama durumu. Bu inanılmaz yıpratıcı bir şey bir insan için. Çünkü Türkiye’nin başka bir yerinde bir üniversiteye gitmeyi göze alıyorsunuz, orayla anlaşıyorsunuz, her şey tamam gideceksiniz ve son anda bir telefon geliyor olmadı. Niye olmadı? Yani niye olmadığını biliyoruz da, bir açıklama yok.

Bu arada annesi ve kız kardeşi. Tabii ki niye olmadığının sebebi bu, barış için akademisyenler bildirisine imza atmasıydı. Yani alanında uzman, çok kalifiye bir arkadaştı. İşte İngilizce, Almanca, İspanyolca filan bilirdi, yurtdışı deneyimleri vardı. Zaten üniversitelerden bu kadar kolay kabul almasının, bu kadar şey olmasının, hatta yurtdışına başvurduğunu basından biliyorsunuzdur. Yurtdışında bile kabul görebilecek bir bilim insanıydı ve 2007 yılında 34 yaşında öldürüldü.

Öldürüldü diyoruz, çünkü bir insanın bu kadar üstüne gitmek, bu kadar baskıya maruz bırakmak, bu kadar yıpratmak, herhalde bir neden veriyordur. Ama iş orada bitmiyor, Mehmet Fatih’i kaybettik, ama üstüne bir tartışma devam etti 2007 boyunca, şimdilerde biraz. 2017 boyunca ve şimdilerde biraz sönümlendi, ama üstüne tartışmalar, işte kimi üniversitedeki öğretim üyelerinin açıklamaları, bazı kurum kuruluşların açıklamaları, bunun üstünden başkalarını suçlama çabaları devam etti. Mehmet Fatih bizce yaşatılmaya anılmaya değer biridir.

Dinlediğiniz için teşekkür ederiz. (Alkışlar)

(Sunucular konuşuyor, ama mikrofonsuz)

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)- (Mikrofonsuz konuşuyor)Şöyle bir şey yapalım arkadaşlar, birlikte olmamızın bir çıktısı olsun, ne yapacağız bundan sonrası için. Ben birkaç tane soru hazırladım, sizlere bunları okuyayım. Öneriniz varsa değiştirelim, bir üç soruluk bir çalışma yapalım.

Birincisi, biz niçin bir araya geliyoruz, niçin örgütlenme istiyoruz ve …07.56 İkincisi, kendi üniversitemizin bileşenlerinden nasıl aramızda bağ kurarız ikinci soru. Üçüncü soru da, üniversite …08.08 Üç tane soru, niçin …08.16 biraz da geleceğe yönelik bir planlama yapabiliriz.

(Karşılıklı konuşmalar, sunucu dahil mikrofonsuz konuşuyor)

Şu sorunun şöyle bir önemi var. Bizi bir araya getiren kendi iç enerjimiz nedir? Niçin bu soruyu sormamızın nedeni, niçin örgütleniyoruz? Yani bizim ihtiyacımız nedir esasında? Onu belirlemek istiyoruz.

Şöyle yapalım. Eğer bunları değiştirmek isterseniz öneri yapabilirsiniz, yoksa üzerinde çalışacağız. Öneri var mı?

SALONDAN- İç örgütlenme konusunda çok fazla fikir geliştirebilir miyiz?

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Şöyle bir şey olabilir, buradan bir cümle …12.57 Türkiye’deki öğretim elemanları derneklerinin örgütlenmesinin önemini belirleyen bir cümle yazabiliriz. Buradan çıkan görüşlerden özümseyen bir cümle yazabiliriz. Ama bizim ulaşmak istediğimiz hedef …13.20

Yapmak değil de, yapmak şimdi şöyle… Bir niçin sorusu var, bizim temel vizyonumuzu belirliyor. Niye bir araya geliyoruz? Ne yapılacağı, nasıl yapılacağı, ne yapılacağı …13.40 ama niçin sorusu bizim temel felsefemizi belirliyor. Ona bir amaç, yani bir vizyon cümlesi gibi bir şey yazabilirsek eğer birlikte, o bizi bir arada tutacak bir…

SALONDAN- İhraçlarla birlikte birçok arkadaşımız bizden koptular, …14.12 Şimdi ben sendikada da şunu fark ediyorum. Bizim arkadaşlarımız …14.21 katılıyorlar, ama öğretim elemanları dernekleri için bu söz konusu değil. Şimdi niçin örgütlenmek istiyoruzun dolayısıyla iki bölümü var. Yani üniversitenin dışındaki akademi ya da …14.32 örgütlenmesi için ortak bir şey …14.36

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Bence ayırmayalım, ama öğretim elemanları derneği, öğretim elemanlarının dahil olduğu diğer kuruluşları da dahil edebiliriz.

(Salondan konuşmalar anlaşılmıyor)

15.41-18.25 karşılıklı konuşmalar yapılıyor, anlaşılmıyor.

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Arkadaşlar şimdi bir dakika şöyle yapıyoruz. Konuşanı herkes can kulağıyla dinliyor, başka şeyle meşgul olmuyoruz. Söylenene kendimizi veriyoruz. Yani bir de şöyle bir kural var burada, zihnimizi ne söyleyeceğim diye meşgul etmeyin, grubun akışına bırakın. Yani buradan bir esinlenirsiniz, çıkar oraya koyarız. Onun için herkes birbirini, bir kişi konuşuyor o kişiyi dinliyoruz. Onun için ben biraz yüz yüze olsa iyi olur demiştim, ama olsun yapmaya çalışalım.

SALONDAN-..18.57 sendika ve dernek arasındaki çelişkiyi güçlendirebilecek bir şey. Bizim derneğimiz de bu …19.05 sahip. Bunun üzerinden gittiğimiz zaman, hiçbir zaman kişisel olarak rahat olmadığım bir alanmış. Sendika mı yaratıyoruz, dernek mi yaratıyoruz? Özlük hakkı dediğimiz zaman, sendikal sürecin içine girmiş oluyoruz. Sınırlarımız muğlaklaşır, o yüzden ondan kendi adıma korkuyorum. Ama bu benim derneğim adına söylediğim şey değil, kişisel söylediğim, kişisel kaygım. Bunu paylaşmak istedim.

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Hocam şimdi başka birinin söylediğini eleştirmiyoruz.

SALONDAN- Hayır, o zaman da söz verdiniz sandım, sustum pardon.

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Yok, siz kendi düşünceniz neyse öneriniz neyse onu koyuyoruz. Başka birinin düşüncesini eleştirmeyeceğiz.

SALONDAN- Hocam, özlük haklarının savunulması yerine, daha genel başlık koysak, haklarımızı savunmak, soruşturmaya uğrayanlar var, ders verilmeyenler var. …20.11 yani haklarımız başlığını kullanırsak daha genel ve daha kapsayıcı bir ifade olur özlük hakları yerine. Özlük hakları daraltıyor.

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Öğretim elemanlarının haklarının savunulması diye…

SALONDAN- Öğrencilerin ifade özgürlük alanlarını genişletmek…

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Başka var mı arkadaşlar? Hiç konuşmayanlardan alalım.

SALONDAN- Yüksek öğretim sisteminde üniversite …21.10 vasatlaşmaya karşı çıkmaktadır.

SALONDAN- Üniversite hani topluma taşımak dedi ye Hocamız, yani üniversitede dernek aracılığıyla üniversitede …21.38 toplum arasında da bir ilişki kurmak da örgütlenmenin amaçlarından biri olabilir. Üniversite toplum ilişkisi…

SALONDAN- Tavandan değil, tabandan örgütlenmek amacıyla örgütlenmemiz gerekir.

SALONDAN- Hocam ben, öğretim elemanı olmadığım için, dışarıdan bir şey söyleyeceğim. Orada akademik özgürlükler mi yazıyor ikinci satırda? Şu anlama geliyorsa, onu desteklemiş olacağım zannederim. Öğretim elemanının görevi eğer bilim …23.01 gerçekleştirmekse, temeli odur aslında. Bunu yapabilmek için, bunu yaparken karşılaşılan güçlüklerle ilgili diğer şeyleri sayıyoruz. Ama esas şey, bilim üretiminde özgürce gerçekleştirebilmek. Bunu yapmak isterken karşılaşılan sorunları işte altına yazmış oluyoruz diğerlerinin. Ama bu hani akademik özgürlükler nedir dediğim…

SALONDAN- Bilim üretim ortamının özgürlüğü.

SALONDAN- Tamam, o zaman ben orada …23.43

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Başka katkı var mı? Şimdi bu olan önerilen başlıklara bakarak, şöyle bir şey yapabilir miyiz? Hepsine dokunan bir cümle yazabilir miyiz? Yani bu şöyle bir şey olacak, öğretim elemanları derneklerinin bu örgütlenmesinin bir gerekçesi olmuş olacak, biz bunun için örgütleniyoruz diyebileceğiz. Onun için belki biraz gruplandırabiliriz.

Bir cümle yazabilir miyiz birlikte? Hatta şöyle de yapabiliriz, herkes bir cümle yazmayı denesin. Bakalım onlardan öz bir cümleyi alıp buraya koyalım, birkaç dakika içinde beş dakika içinde bitirebilirsek hoş olur.

İzzettin Hocanın akademi tanımını da dahil ederek bir şey yazabilir miyiz ilk baş kısmı için. Herhangi bir öneri varsa yazabiliriz buraya.

SALONDAN- Bence onların hepsinin ortak noktası hiçbirinin olmaması, hiçbiri yok. Başka bir üniversite vaat edebiliriz bence.

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Başka öneri varsa buraya devam edebiliriz yol almak için.

SALONDAN- Aslında bazı arkadaşlar 18.00’de gidecek. Yani onlar gitmeden bir numarayı bir ne yapabiliriz? Önümüzdeki süreçte ona geçsek, çünkü yarım saat kaldı, yüz yüzeyken bu işleri kotarmak daha kolay.

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Onu toparlayıp öyle bir şey çıkarabiliriz. O zaman bir numaraya mı bakalım? Örgütler arası iletişim.

SALONDAN- Yani önümüzdeki süreçte haftalarda aylarda ne yapacağız, nasıl bir araya geleceğiz, neler yapacağız? Ben oradan onu anladım, ona gelirsek arkadaşların bir kısmı gitmeden iyi olur.

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-O zaman katkı …31.13 bir buluşma olacak herhalde…

SALONDAN- Bir şey sorabilir miyim? Şimdi bu şeyi yaparken kaç dernekle iletişime geçtiniz, onlardan kaçından geri dönüşüm oldu? Kaç tanesi mailleri gitmedi geri geldi, kapandı mı ne oldu?

SALONDAN- Kaç dernekle iletişime geçtiniz Hocam.

SALONDAN- 13

(Karşılıklı konuşmalar yapılıyor)

SALONDAN- Sizin bildiğiniz bu beş-altı şehir dışında var mı başka?

SALONDAN- Daha çok var.

(Karşılıklı konuşmalar yapılıyor)

SALONDAN- O zaman biri akademik örgütler arası iletişim diye algılamak lazım. Ama bu şekilde üniversite içinde ve dışındaki akademik yapılara yönelik örgütler gibi …36.58 kapsayıcı olmaz mı?

SALONDAN- Üniversiteler arasında da o iletişimi anlatmak için söylemediniz mi hocam? Bu üniversite örgütlerinin de birbiriyle…

SALONDAN- Hepsi.

SALONDAN- O zaman üniversite dışını, üniversitenin sadece…

SALONDAN- Geçmişte Sosyal Bilimler Derneği bu tip bir …37.46 derneğin toplantısında.

(Karşılıklı konuşmalar yapılıyor)

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Bundan sonraki toplantıyla ilgili bir ev sahipliği önerisi var mı mesela? Yapabilir diyebilir miyim?

SALONDAN- Hocam söyledi arada, yani hem mobilite ve ulaşım açısından Bolu orta yer diye.  Şimdi üniversitelerin durumu açık yani, üniversitenin mekânlarını kullanmak konusunda şimdiden bir şey söylemek mümkün değil. Ama üniversite dışında bir yerde organize edilerek yapılabilir, yani gerçekleştirebiliriz. Ama onun tarihini ve şeyini burada belirleyelim.

SALONDAN- Önce üniversiteyi bir deneyin.

SALONDAN- Onu deneyeceğiz tabii.

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Mesela siz diyelim hiç yapamıyor olursanız, ikinci… Siz mi? İstanbul…

SALONDAN- Dönem arası olabilir, katılımda sıkıntı olmaz.

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-2019 Ocak sonu…

SALONDAN- O zamanki gündem bugünküne benzer mi olacak, yoksa daha zenginleştirilebilir mi?

(Karşılıklı konuşmalar yapılıyor)

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)- Arkadaşlar, bu bileşenler içinde üniversite yönetimi de var mı olmalı mı? Mesela bizim içimizde vardı, iletişim kuruyoruz onlarla.

(Salondan konuşmalar yapılıyor)

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Şimdi arkadaşlar, şu kısımla ilgili en zor kısım bence bu kısım, iletişim kurma. Yani hep kendimize benzeyen gruplarla iletişim içindeyiz, ama kendimizin dışında veyahut karşımızda gördüğümüzle hiç iletişim kurmuyoruz.

Şimdi mesela biz bu konuyu çok önemsedik daha önceki çalışmalarımızda ve kendi kendimize eğitim verdik bu konuda, nasıl ötekiyle iletişim kuracağız? Mesela içinizde sosyal bilimciler varsa, sosyologlar psikologlar kimlerse, bu iletişim kurma üzerine bir çalışma çok iyi olur. Nasıl iletişim kuracağız ötekiyle? Çünkü bizim en büyük sorun yaşadığımız kesim o kesim oluyor. Yani onlar kendi başına karar veriyorlar, bu tarafı hiç dinlemiyorlar. Onlarla nasıl iletişim kurup, bu bütünlüğü sağlayabiliriz? Burada belki deneyimli olan dernekler diğerlerine destek olabilirler, biz şöyle yapıyoruz diyebilirler. Burada bir paylaşım olabilirse, bütünlüğü sağlayabiliriz. Bunlardan birini dışarıda bırakırsak olmuyor, yürümüyor iş.

Yani bunları aşağı yukarı şöylece bir tespit ettik. Şunlara da bir bakın isterseniz, bunları size yollayacağız, fotoğraflarını çekip. Makul bir süre içinde, mesela diyelim ki örneğin bir ay içinde bunların son haline konulması iyi olabilir. Aynı zamanda …47.21 yapılacak, işte kayıtlar yapılacak. Kendi aramızda bunları paylaşıp, yayın haline getirebilir miyiz? Güzel olur, bir çıktısı olsa çok iyi olur.

SALONDAN- (Duyulmuyor)

SALONDAN- Şimdi Ocak sonu diye belirlediğimiz ve olur diye bu kesin gibi mi? Kesinse ona göre şimdiden hazırlıklara başlamak gerekir.

(Karşılıklı konuşmalar yapılıyor)

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)-Şimdi arkadaşlar, bu süreci aşağı yukarı tamamladık. Son bir 10 dakikamız var. Herkese kısa bir söz hakkı. Bu söz hakkını, sizi en çok etkileyen ne oldu? Burada sizi motive eden, bundan sonraki çalışmada yolunuzu açacak ne oldu? Kısa bir paylaşım yapalım bitirelim.

Kim başlamak ister? Herkesin bir söz hakkı olsun.

SALONDAN- …50.25 adına da söyleyebilirim. Bizim son bir yıldaki etkinliklerimize taş çatlasa 10 kişi gelmişti. Bugün burayı kalabalık görmek beni biraz umutlandırdı. Bir şeylerin değişebileceğini düşünüyorum. Benim için en net sonuç bu.

SALONDAN-Ben bir şey söyleyeyim. …50.49 ama böyle hani daha bir canlı şekilde, arkadaşın ağzından onu dinlemek bana çok dokundu ve bu etkinlik o bakımdan da, yani yeni Fatih’ler bunlara bir şey olmasın, mahkûm olmasın. Bizim daha çok çalışmamız lazım …51.09 gençlerimize sahip çıkmalıyız. Ve bana da bu etkili geldi doğrusu.

SALONDAN- Ben de aynı Fatih konusunda çok etkilendim. …51.32 Çok güzel sunumlar oldu, ama beni daha da çok etkileyen beş derneğin bir araya gelip birlikte olması ve onlardan …51.49 Beş tane derneği bir arada görmek çok hoşuma gitti.

SALONDAN- Daha önceki toplantıda da olmuştu, …52.10 Beni en çok motive eden o oldu. Yani üniversite sisteminin dışına ittiğimiz insanların daha çok şikâyetçi olması gerekirken, biz onların …52.38 Beni de en çok etkileyen bu oldu.

SALONDAN- Beni de iki şey etkiledi. Bunlardan biri, üniversitelerde böyle toplantıların yapılıyor olması …52.56 Bir diğeri, bizim derneklerin dışında …53.04 derneklerin varlığından haberdar olduk. Şüphesiz adından haberdardık, ama …53.10 bağlantıyla Mersin’den bağlanmaları, destek olmaları …53.21 Sağ olun.

SALONDAN- Farklılıklara karşı birlikte olabilmek beni etkileyen bir şey oldu. Bir de her koşulda her şeye rağmen …53.44

SALONDAN- (Duyulmuyor)

SALONDAN- (Duyulmuyor, anlaşılmıyor)

SALONDAN- (Duyulmuyor, anlaşılmıyor)

(Mikrofonsuz konuşuluyor, duyulmuyor)

Ali GÖKMEN (Oturum Başkanı)- Arkadaşlar çok teşekkür ederiz.

Bir yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir